Güneşe Koşan Adamlar: Güneşli Pazartesiler

Reading Time: 3 minutes

Pazartesi çoğu kişi için haftanın yoğun ve keyifsiz bir başlangıcıdır. Kapitalist sistemin insanları içtimaya aldığı eşitsizliğin olduğu, kendimizi bıraktığımız noktada başkaları için sırtımıza yükler aldığımız, emek üzerinden sömürülerek insanlardan çok şeyler alarak az şeyler verildiği günün başlangıcıdır. Güneşli pazartesiler filmi işte o yoğun, keyifsiz, sanayileşmiş, kirli şehir ’in içinde her gün vapura binerek güneşe koşan adamların filmi. Bu adamlar sisteme karşı emeklerini aramaktadır.
Film kısa özetine baktığımızda 2000’lerin başında İspanyanın kuzeyinde bulunan liman şehri Vigo’da yaşayan altı arkadaşın çalıştıkları tersanenin kapatılmasıyla işsiz kalmalarını ve iş bulma sürecindeki yaşadıkları olayları hayata karşı mücadeleleri konu alınır. Rico’nun aldığı tazminat ile açtığı Tersane Bar altı arkadaş Santa, Jose, Amador, Reina ve Sergie’in buluşma noktası olmuştur.
Filmin geçtiği mekânlarda liman şehri olmasının da verdiği etkiyle sanayileşmenin şehri ele geçirdiği karamsarlık görülmektedir. Filmin çekildiği yıllar ve öncesine de bakıldığında işçi sınıfının verdiği, toplumsal mücadelenin güç kazandığı bir dönemdir. Dönemde yaşanan krizler, refah devleti modelinin rafa kaldırılmasından sonraki süreçte işçi sınıfının emeklerinin karşılıksız kalması, haklarının ellerinden alınması şeklinde ilerlemiştir.
İşçi sınıfının mücadelesini ve başkaldırışını filmin ilk sahnelerinden yönetmen bize anlatmaktadır. İşlerinden çıkartılan işçilerin grev ve protesto görüntüleriyle toplumdaki sınıfsal yapı izleyiciye aktırılır. Filmdeki 6 arkadaşın iş yerindeki evrakları imzalamadıkları sonucunda işten tazminatlarını alamayarak Aurora tersanesinden çıkartılmasının ve işçi-polis çatışması anlatılmaktadır. Her bir karakterin mevcut düzene ve hayata karşı ayrı ayrı mücadelesi görülür. Filmdeki karakterler de düzen tarafından düzenin dışına atılmıştır. Filmde kapitalist sistemin dışında çoğunlukla neoliberalizm’in etkileri fazlasıyla görülmektedir. Bu sistem insanlara boş zaman belirleyerek ihtiyaç belirler ve bu boş zamanda da onlardan bir şeyler almaya devam etmektedir.
Film bütünüyle Antipodes kavramıyla ilerler. Vigo şehrine karşıt olarak Avustralya’nın antipodes adaları fikrine göre bu karşıtlığı ideolojik sistem olarak Avustralya’nın yapısına vurgu yapar, örneğin; İspanyada işsizlik varsa orada yok şeklinde anlatılır.
Filmdeki karakterlerin tek tek yapısına baktığımızda verdikleri mücadele görülmektedir. Lino’nun yaşı gereği iş bulamamasının sonucunda gençlerle rekabete girmesi, saçlarını boyayarak, çocuğunun kıyafetlerini giyerek iş görüşmesine gitmesi, sistemin iş gücünü parçalandığı, işçilerin birbirine rakip olmasını ve yedek olarak görülmesini yansıtır. Genç iş gücünün 35 yaş sınırında kalması ve 40 yaş üstü bireylerin düzen tarafından dışlanması Lino karakteri ile gösterilmektedir.
Santa katıldığı eylemler sırasında kırdığı 8000 peseta değerindeki sokak lambanın parasını ödemek ile cezalandırılır. İşsiz olduğu halde haksız görülüp kırdığı lambanın parası istenmektedir. Santa parayı ödemeyerek bir Antipodes oluşturmaktadır. Bakıcılık işini ayarlayan Rico’nun kızı Nata, paranın 2000 pesetasını kendine alır. Çünkü sistemde çark böyle işlemektedir. Senin emeğinden kendisine pay çıkartır. Santa lambanın parası için “Hayır, benim için etik olarak çok daha fazla.” demesi ile parayı ödedikten sonra tekrar lambayı kırması, manevi ve etik olarak daha fazla olduğunu göstermektedir. Santa bu davranışlarıyla Sosyalizme ve sendikal mücadeleye inanan bir direnişçiyi yansıtır.
Filmdeki alt metinlerde oluşturulan diyaloglar düşünce yapısını oldukça yansıtmaktadır. Santa’nın çocuk bakıcılığı sahnesinde La Fontaine’nin Ağustos böceği masalını okuduğunda verdiği tepki “Kim yazdı bunu? Çünkü mevzunun aslı böyle değil! Ve neden bazılarının ağustos böceği doğduğunu açıklamıyor. Çünkü ağustos böceği doğdun mu bittin demektir. Söylemiyor onu tabii…” Santa, yorumuyla düzen karşısında seçme şansı olmadan düzenden dışlanılan ve kapitalizm altında ezilen kesimin sesi olmaktadır. Masal sahnesinde kültürel ürünlerde hâkim olan ideolojinin etkileri görülmektedir.
Neoliberal iktisadi ideolojinin ucuz iş gücü piyasasında yüksek saatli ve az ücretle çalıştırılması sonucunda hak talebinin de az olmasını, Jose’nin karısı Anna ile gittikleri bankada kredi almak istediklerinde karısının yanında mahcubiyet yaşamasına neden olmaktadır. Sistemde bankalar ihtiyacı olan kişilere kredi verdiğini topluma reklam etse de aslında kendi belirlediği şartlar doğrultusunda insanlara kredi vermektedir. Burada toplumun hak talebinde bulunmasında şartların kısıtlılığını, düzenin statüyü, sınıfsal yapıyı belirleyip şartlara uymayanların onun dışında kaldığı görülmektedir. Anna’nın Neoliberal sistemin getirdikleri doğrultusunda hayatlarını istedikleri gibi şekillendiremedikleri, bir çocuklarının dahi olmadıklarını söylemesiyle Jose ile ayrılma aşamasına gelmektedir. Amador karakteri de yine Jose gibi işsiz olması sebebiyle eşi ondan ayrılmış ve tek başına yaşayan bir adamdır. Filmde erkeklerin iş bulamaması, toplumsal olarak aile yapısında kadınların üstüne yük binmesi sonucu ilişkilerde yıpranmaya yol açmıştır. Işığın açık kalmasına takıntılı bir filozof olan Amador’un ışığın üstünde ölmesiyle antipodes oluşturulmaktadır. Amador, Siyam ikizleri hikâyesinde anlattığı gibi biri düşerse diğeri de düşer ve herkes sistem altında ezilir. Bu hikâye ile işçi sınıfının birlikte mücadele etmesi vurgulanmaktadır.
Sonuç olarak Güneşli pazartesiler filmi, Neoliberal çağın başlaması ve refah devleti modelinin sona ermesiyle bireyin haklarını koruyan, istihdamı yükselten ideolojik yapının bitişini göstermektedir. Topluma ve emekçi işçi sınıfına verilen hakların ellerinden alınması ile ağır şartların uygulandığı dönemde bireylerin işsizlik sonucunda büründükleri ruh halleri, varoluş çatışmaları, kendilerine ve çevresine olan etkileri, düşlerini gerçekleştiremeyen altı arkadaş ile anlatılmıştır. Sistemin birey üzerindeki etkisi kültürel unsurla eleştirilerek kişilerin mücadelesi gösterilmiştir. Bu anlatımla işsizliğin, işsiz kalan kişilerin suçu olmadığı, Neoliberal düzenin getirdiği süreç doğrultusunda bireylerin düzenden atıldığı gösterilmektedir. Kimi insanları Amador gibi düzenden atıp yalnız bırakarak, siyam ikizlerinden koparırken, kimi insanları Santa ve arkadaşları gibi güneşli bir pazartesi gününde birbirlerine bağlamıştır.
Güneşe koşanlara…
CANSU BEKAR

OTOMATİK PORTAKAL FİLMİNE PSİKANALİTİK BİR YAKLAŞIM

Reading Time: 4 minutes

Yönetmenliğini Stanley Kubrick’in yapmış olduğu Anthony Burgess’in aynı adlı yapıtından uyarlanan Otomatik Portakal filminin konusu anti kahraman Alex’in arkadaşlarıyla oluşturduğu bir çete ile Korova Süt barında toplanarak süt ile uyuşturucu karışımı içecekler içerek şiddete eğilimlerini arttırmakta, yapacakları eylemleri planlamakta ve şehirde şiddete yönelik eylemler, tecavüzlerde bulunmaktadırlar. Çete içerisinde Alex’in baskın sözüne karşı gelmeye çalışan arkadaşlarının anlaşmazlık çıkartmasıyla Alex’i tuzağa düşüren arkadaşları onun polise yakalanmasına sebep olmaktadır. Hapishaneye giren Alex 14 yıl cezaya çarptırılmasını, yeni oluşturulan bir suç tedavi deneyi, kötü düşüncelerinden arındırılması ile kurtulabileceğini düşünerek denek olmak ister.
Psikanalize baktığımızda Sigmund Freud’un ortaya attığı Psikolojik kuramlar, hastaların zihinlerinin bilinçdışındaki unsurlar ile kurduğu bağı inceleyen yöntemleri oluşturmaktadır. Freud benliğin içyapısını Ego, Süper ego ve id olarak üçe ayırmaktadır. Bu süreçlerde yaşanan travmalar ya da anne ve baba ile özdeşleşme sürecinin yanlış gitmesi ileride benlik sorgulamasına, majör depresyonlara sürükleyebilmektedir. Birçok yönetmen karakteri oluştururken çocukluk evrelerinde yaşadığı olayları göz önünde bulundurarak o kişiyi yaratır. Freud’dan sonra gelen önemli psikanalistlerden biri olan Lacan’ın da ortaya attığı ayna teorisinde sinemayla özdeşleşme yaşanmaktadır.


Otomatik Portakal, İngiltere’nin Post-Endüstriyel dönemini yansıtan filmde fütüristtik dekorlar ön plandadır. Korova süt barında arkadaşlarıyla küçük bir çete kuran Alex, çetenin lideridir ve her defasında kendi sözünü geçirmektedir. Geceleri süt barda yapacakları eylemleri planlayan çete uyuşturuculu süt içerek şiddete eğilimli hale dönüşmektedirler. Anti kahramanımız Alex ve arkadaşları giydikleri beyaz kostümlerle iyiliği ve saflığı temsil etmek yerine tam tersi karanlık kötü işler yapmaktadırlar. Taktıkları şapka ile yaptıkları şiddetleri eğlenceli muzip bir eylemmiş gibi göstermektedirler. Yaptıkları eylemler dürtüsel olarak gerçekleşmektedir ve geleceğe odaklı planlı yaşamamaktadırlar.


“Freud, bilinçaltının, bastırılmış düşüncelerimizin, travmatik anılarımızın, seks ve saldırganlığın temel sürücülerinin dış merkezi olduğuna inanıyordu. Bilinçaltını nevroza ya da günümüzde akıl hastalığı denen şeye neden olan tüm gizli cinsel arzuların depolama tesisi olarak görüyordu.” (Harley therapy, aktaran Ezgi Kaplan,2018)
Bu doğrultuda Psikanalizde Freud’un belirttiği libidonun yükselmesinde haz yaşadığı en büyük etkenin cinsel eylemler ve unsurların filmdeki Anti kahramanımız Alex’de ve filmin bütün dekorlarında sıkça kullanıldığı görülmektedir.

Alex ve çetesi, sokaklarda yatan yaşlı sarhoş adamları döverek kendi düzenini sağlamaya çalışmaktadır. Gizlice evlere girerek hırsızlık yapmakta, kadınlara tecavüz ederek polisten kaçmaktadırlar. Alex, ilişkileri çıkar amaçlı ve yüzeysel olan empati kuramayan duygusuz bir karakterdir. Aynı zamanda sanata da ilgi duymaktadır. Beethoven’in 9.senfonisi en sevdiği parçadır. Eve çağırdığı kadınlarla birlikte olan ve şiddete yönelik eylemler yapan Alex’in davranış bozukluğu yaşadığı görülmektedir. Davranış bozukluklarının ve kişilik özelliklerinin psikoseksüel gelişim süreçleri olan Oral, Anal ve Fallik dönemlerinde kazanılmaktadır. Alex, Oral dönemde yaşamış olabileceği annesiyle özdeşleşme sağladığı evrede sütten erken ayrılması ile hazdan kopuş yaşayarak ileriki yaşlarında alkol bağımlılığı gibi bazı fiksasyonların ve kişilik bozukluğunun oluşmasında etkili olmuş olabilir.


Amerikan Psikiyatri Birliği (2014), antisosyal kişilik bozukluğuna sahip olan bireyleri tutuklanmasına yol açan yineleyici eylemlerde bulunma, sık sık yalan söyleme, kendi çıkarları için başkalarını kullanma, geleceği planlamadan dürtüsel olarak hareket etme, sık sık kavga ve dövüşlere katılarak kendisinin ya da bir başkasının güvenliğini umursamama, bir işin ve parasal yükümlülüklerin sorumluluğunu taşıyamama ve başkasına verdiği zarardan ötürü vicdan azabı duymama gibi davranış örüntülerini gösteren bireyler olarak tanımlamıştır.
( Sönmezsoy 2016:4)


Alex’e göre şiddetin insanların hak ettiğini ve doğru birer davranış olduğunu düşünmektedir. “Otomatik Portakal” kitabı yazarının evine zorla girerek yazarı bağlayıp eşine tecavüz ederler. Alex, tecavüz eylemini bir oyun olarak görmektedir. Tecavüz sahnesinde de Alex’in antisosyal kişilik bozukluğunun olduğu davranışlarını empati kurmadan duygusuz bir şekilde ve eylemleri haz alarak yaptığı görülmektedir. Bir süre sonra arkadaşları Alex’in liderliğinden sıkılırlar ve başkaldırırlar. Alex, Georgie ve Dim ile kavga eder ve arkadaşları Alex’i tuzağa düşürür. Zengin kedili bir kadının evine giren Alex, kadını şiddet uygulayarak öldürür. Alex, arkadaşlarının onu orda bırakmasıyla yakalanarak tutuklanmıştır. 14 yıl hapis cezası alan Alex cezadan kurtulmak için geliştirilen yeni suç tedavisinde kendisinin kullanılmasını istemektedir.

“Ludavico” adlı deneyde rehabilite edilerek kobay olan Alex, bazı cihazlar bağlanarak ilaç verilir, gözleri açık tutulur ve şiddet görüntüleri izletilir. İzletilen görüntüler aslında Alex ’inde yapmış olduğu şiddet ve tecavüz eylemlerdir. Zorla bağlanarak izletildiği bu süreçte şiddetin kötülüğüne daha çok karşı karşıya kalan Alex bu görüntüler karşısında midesi bulanmakta ve iğrenmektedir.

“Hastalık” olarak adlandırdığı bu rahatsızlık sürecinden kurtulmak ister ve bu doğrultuda iyi olanı yapmaya yönelmiştir. En çok sevdiği şarkı olan Beethoven’in 9.senfonisi tesadüf olarak izletilen şiddet görüntülerinin arka fonunda çalınmasıyla Alex, şiddet ile şarkıyı bağdaştırarak artık şarkıdan rahatsızlık duymaktadır. Deney ile Alex‘in hareketleri koşullandırılarak insan olmaktan çıkmıştır. Hükümet tarafından şekillendirilen bir otomatik portakal olmaktadır.


Alex’i deneyden sonra çıktığında topluma geri kazandırılması beklenirken toplunun onu dışlaması görülmektedir. Alex‘in yaptığı şiddeti kötü bulan toplum şimdi Alex’e yapmaktadır. Ailesi onu kabul etmeyerek evsiz kalmıştır. Şiddetin sonucunda gidecek yeri olmayan Alex, evine zorla girdiği yazar Frank Alexandra’nın evine gitmiştir. Frank, Alex’den intikam almak istediği için Alex’i eve kapatmıştır. Zorla dinlettikleri Beethoven’in 9.senfonisi ile tekrar hastalık belirtilerini hissetmeye başlayan Alex, intihar ederek kurtulmayı amaçlar fakat atladığı camdan ölmeden kurtularak hastanede uyanır. Basına yansıyan bu olay sonucu deneyin uygulanmasında sözü olan hükümet, kamuoyunu karşısına almamak için Alex’i eski haline geri döndürmek isteyerek onu bir makine gibi kullanmaya devam etmektedir.
Sonuç olarak, Otomatik Portakal filmi, Psikanaliz açısından Sigmund Freud’un ortaya koyduğu özellikle haz unsurunun cinsel eylemler ve ögelerle yaşanıldığı ve ön plana çıktığı anti kahraman Alex’in davranışları ile oldukça görülmektedir.

Freud’un Psikoseksüel gelişim süreçlerinde ortaya çıkabilen davranış bozukluklarının Alex’de antisosyal kişilik bozukluğuna neden olarak aşırı şiddete yönelik eğilimlerde bulunması, tecavüzü bir oyununa dönüştürerek cinsellikten haz alması, sürekli kavgacı bir yapısının olması ile görülmektedir. Bu davranışlarının sonucunda tutuklanan ve hapis cezası alan Alex’in suçlu tedavi deneyi ile davranışlarından kurtulması için rehabilite edilerek iyileştirilmeye çalışması hükümetin onu bir makineye çevirmesine neden olmuştur. Toplum kendi adaletini kendi sağlamakta, hükümet ise insanı bir makine olarak kullanmaktadır.
KAYNAKÇA:
SÖNMEZSOY, R (2016) Otomatik Portakal Filmi ve Kitabının Antisosyal Kişilik Bozukluğu Açısından İncelenmesi, Yüzüncü Yıl Üniversitesi, AYNA Klinik Psikoloji Dergisi
Harley therapy, çeviren Ezgi Kaplan, Freud ve Jung Arasındaki Benzerlikler ve Farklılıklar
Erişim: https://oggito.com/icerikler/freud-ve-jung-arasindaki-benzerlikler-ve-farkliliklar/34854

CANSU BEKAR

Vivre sa vie: Film İncelemesi

Reading Time: 3 minutes

“Kuş bir içi, bir de dışı olan bir hayvandır. Dışını kaldırırsanız içini görürsünüz, içini kaldırırsanız ise ruhunu.”

Bu tür günlük ve sıradan konuşmalarla başlar usta yönetmen Jean-Luc Godard’ın 1962 yapımı filmi Vivre sa vie. “Hayatını Yaşamak” olarak dilimize çevrilen film, 22 yaşındaki Nana’nın hayatını keskin bir karar üzerine yeniden şekillenmesini 12 bağımsız tablodan (bölümden) oluşan bir kurguyla verir. Godard’ın üzerindeki etki, temelini Sartre ve Marleau-Ponty’den alır. Ona göre film tam anlamıyla izleyiciye aittir. Kurgu bütünlüğü sağlamayan bölümlerden oluşan Vivre sa vie, ana karakterin hayatından sadece belirli kesitleri sunmasına karşın, arka metni kafamızda oluşturup tamamlayabilmemize olanak tanır. Esen Çoşkun’a göre bu yapının oluşturulması, bir anlamda izleyicinin benzer şeyleri yaşamış ya da düşünmüş olmasından kaynaklanmaktadır. (Dünya Sinemasında Akımlar, 2017, Nisan)

Güzelliği ve çekiciliği çevresi tarafından da onaylanan baş karakter Nana, akrist olma hayaliyle kocasını ve çocuğunu terk etme kararı alır. Bu kararın veriliş sürecine filmde asla şahit olmayız ki zaten Yeni Dalga, önemli sahneleri es geçerken, en sıradan sahnelere dakikalar ayırabilir. Nana’nın aynaya yansıyan siluetinin hayal meyal seçilebildiği, terk etmeye hazırlandığı kocasının yüzünü ise asla göremediğimiz bir sahneyle başlar film, bu da Godard’ın ilginç yönetim tarzının bir kanıtı niteliğindedir.           

Film hangi yılda, nerede geçer ve hangi iç mekanları kullanır? Genellikle Paris’in sokaklarında, elde bir kamerayla çekilen Yeni Dalga filmleri, bize bu bağlamda bir ipucu sunmaktan uzaktır. Zaman ve mekan kavramlarının akla gelmediği ve sorgulanmadığı bir bağlamda film devam ederken, Godard bu hamlesiyle de gelenekselleşmiş sinema kalıplarının ötesine geçmeyi çoktan başarmıştır.

            Nora: Bir Bebek Evi’ndeki Nora’yı, minik bir isim benzerliğiyle de çağrıştıran Nana,  “güvenli ve alışılmış” olanın dışına adım atmış, yeni hayatının planını çizmeye çalışmaktadır. Henrik Gibsen’in yazdığı, 1879 yılının Norveç’inde geçen oyunu, dönemine göre oldukça yankı uyandırmıştır. Mevcut olunan kültür dayatmalarıyla kadının üstüne işlenmiş toplumsal rol ve cinsiyet kalıpları bu oyunda ters yüz edilmiş , “feminist metin” olduğuna kanaat getirilmiştir. Vivre sa vie’de de, bir yandan yalnız bir kadının hayat idame ettirme serüvenine dahil olurken, bir yandan Nana’nın diğer insanlarla girdiği sıradan fakat çarpıcı diyologlar, seyirciyi hayat hakkında düşündüren niteliktedir.

Anna Karina, Nana Kleinfrankenheim rolünde.

“Neden insanlar sürekli konuşmak zorunda? Belki de bu kadar çok konuşmamalı ve hayatı sessizce yaşamalıyız. Ne kadar çok konuşursak kelimeler de anlamlarını o kadar yitiriyor.”

II. Dünya Savaşı sonrasındaki 30-35 yıllık süreçte gücünü Amerika’da arttıran kapitalizm, 20. yy’ın en kalabalık ve en coşkulu ayaklanmaları yaşattı. 1960’lı yılların özgürlük hareketleri açısından çalkantılı dönemine denk gelmesi sebebiyle Godard,  Une femme est une femme (Kadın Kadındır, 1961), Le mepris (Nefret, 1963), Une femme Mariee (Evli Bir Kadın, 1964), Masculine-Feminine (Erkek-Dişi) gibi filmlerinde, kadının toplumsal durumunu ve fahişeliğini tartışmıştır.[1] Aslen satılık olan beden midir, yoksa ruh mu? (Dünya Sinemasında Akımlar, 2017, Nisan, Syf: 224)

“İlham peri”si Anna Karina’yla yaklaşık altı yıl evli kalan Godard, filminde bir fahişenin hayatını işliyor olmasına rağmen, Karina’yı erotik sahnelerin hiçbirinde çıplak olarak kameraya yansıtmamış olması dikkat çekicidir. Otelde arkadaşını arayan Nana’nın, oteldeki odaların kapılarını teker teker açtığını ve kadın bedenlerinin estetik pozisyonlarda, Antik bir Yunan heykelini andırır halde kameraya yansıdığını görürüz. Filmde çıplak bedenlere yer verilen sahneler, bununla sınırlı kalmıştır.

Bence yaptığımız her şey bizim sorumluluğumuzda. Özgürüz. Elimi kaldırıyorum “ben sorumluyum”, başımı çeviriyorum “ben sorumluyum”, üzgünüm “ben sorumluyum”, sigara içiyorum “ben sorumluyum”, gözlerimi kapatıyorum “ben sorumluyum”. Bazen sorumluluğumu unutsam da, hayat bu ve dediğim gibi ondan kaçış yok. Yine de her şeye rağmen yaşamak güzel. Sadece hayatın tadını çıkarmaya çalışmalısın. Sonunda her şey olacağına varıyor.”

Güzelliğini ve alımını kullanarak birçok erkeği etkilemeyi başaran Nana Kleinfrankenheim, son ana kadar soğukkanlılığını korur korumasına ama sahip olduğu yaşam koşullarını içten içe sorgulamadan duramaz. Filmin son tablosunda okunan Edgar Allen Poe’nun şiiri Oval Portre’de bahsi geçen kadın, betimleniş şekli ve Godard’ın tercih ettiği kamera açılarıyla birleşince, bize Nana’nın film boyunca tekrar ettiği duruş ve bakışları anımsatır.

“Sully’nin (Louvre Müzesi’nin Sully kanadından bahsediyor.) ünlü baş portrelerinin stiline yakın duran, teknik tabiriyle “vignette” denilen tarzda çizilmiş, yalnızca baş ve omuzlardan ibaret bir portre. Gövde, kollar ve hatta o parlak saçların uç kısımları bile arka planı oluşturan derin karanlığın gölgesinde eriyip gitmiş. Sanatsal anlamda belki de hiçbir şey bu portre kadar takdire şayan olamazdı.”

Fransız Yeni Dalga’nın biçimsel olarak temel aldığı tüm basamakları teker teker çıkıp akımın en “kült” fimlerinden biri olmayı başaran Vivre sa vie, var edilmeye çalışılan bir hayatın, insanı nasıl kaybolmaya sürüklediği üzerine ironik bir örnek. Nana da, geldiği o son noktada kendine şu soruyu soruyor: “Neyi yanlış yaptım?”

Geçmiş günlerde kaybettiğimiz Anna Karina’yı sevgiyle anıyoruz.

Sinemanın dahileri: Lumière Kardeşler

Reading Time: 2 minutesFransız mucitler ve fotoğraf malzemesinin öncü üreticileri olan Lumiere kardeşler, Sinematograf (“sinema” bu kelimeden türemiştir) adını verdikleri bir projektör ve kameranın ilk örneğini icat etmişlerdir. August Lumiére (d. 19 Ekim 1862, Besançon, Fransa- ö. 10 Nisan 1954, Lyon) ve kardeşi Louis Lumiére (d. 5 Ekim 1864, Besançon, Fransa – ö. 6 Haziran 1948, Bandol) ilk film olduğu düşünülen La Sortie des ouvriers de l’usine Lumière (1895; “Lumiére Fabrikası’ndan Çıkan İşçiler”) filmini yaptılar.
Ressamlıktan gelme bir fotoğrafçının oğulları olarak iki kardeş, babalarının yerleştiği Lyon’daki okulda fen dersinde mükemmeliyet sergilediler. Louis filmin ticari memnun ediciliğinin geliştirilmesi üzerine çalıştı; 18 yaşındayken o kadar başarılı olmuştu ki babasının maddi yardımlarıyla fotoğraf plakası üreten ve hemen başarı kazanan bir fabrika açtı. 1894 geldiğinde Lumiére’ler yılda 15 milyon plaka üretiyorlardı. O yıl babaları Antoine, Thomas Edison’un Kinetoskop’unun Paris’teki bir gösterimine davet edildi. Lyon’a döndüğünde gözetleme deliği makinesini tarifi, Louis ve Auguste’u hareketi yansıtmayla birleştirme sorunu üzerine çalışmaya teşvik etti. Louis, 1895’te patentini aldıkları çözümü bulmuştu. O zamanlar bu icada, eş zamanlı olarak uğraştıkları renkli fotoğraftaki gelişmelerden daha az önem vermişlerdi. Fakat 28 Aralık 1895’te Paris’te boulevard des Capucines’te bulunan Grand Cafe’deki bir gösterim, geniş bir kitlenin onayını ve sinema tarihinin başlangıcını getirmişti.
Lumiére düzeneği, saniyede 16 karede, hem yansıtma hem fotoğraflama için kullanılan tek bir kameradan oluşuyordu. İlk filmlerinde (1896’da 40’dan fazla yaptılar) günlük Fransız hayatını kaydediyorlardı – mesela bir trenin varışı, bir kart oyunu, bir demircinin çalışması, bir bebeğin beslenmesi, uygun adım yürüyen askerler, bir şehir caddesinin hareketliliği. Diğerleri ilk komedi kısa filmleriydi. Lumiére’ler ilk aktüalite filmini de sundular. Bu, Fransız Fotoğraf Topluluğu Konferansı’nın filmiydi. Ve ilk belgeselleri Lyon yangın birimi hakkındaki dört filmdi. 1896’dan başlayarak dünyanın her yerindeki şehirlere filmleri göstermek ve yeni görüntüler çekmek için yenilikçi kameraman-projeksiyonculardan oluşan eğitimli bir ekip gönderdiler.
Lumière brothers | French inventors. (n.d.). Retrieved from https://www.britannica.com/biography/Lumiere-brothers
Çeviri: Begüm Duman

Melon Şapkalı Anti-Kahraman: Charlie Chaplin

Reading Time: 4 minutesSesli sinemanın ortaya çıkışından önceki dönemde, sadece bir panayır eğlencesi olarak görülüp küçümsenen sinemanın neler anlatabileceğini göstermenin yolunu, yarattığı Şarlo/Charlot The Tramp* (Berduş) karakteriyle tüm dünyaya göstermişti Charlie Chaplin. Sessizliğin siyah beyaz perdesine uyum sağlamayan; en aykırı mesajlarını melon şapkası, bastonu, büyük ayakkabıları ve köşeli bıyıklarıyla verebilen ikonik bir anti-kahramandı. Üstelik sadece filmlerinde değil, yaşadığı dönemde de.

Charlie Chaplin olarak tanıdığımız, tam adıyla Charles Spencer Chaplin 16 Nisan 1889’da Londra’da dünyaya gelmiştir. Annesi ve babası müzikhol ve tiyatroda çalışan profesyonel sanatçılardır. Chaplin, sanatın ve maddi yokluğun içine doğmuştur ki henüz bir yaşındayken anne ve babası ayrılır. Ayrılığın ardından annesiyle yaşamaya devam eder.
İlk sahne tozunu yuttuğunda ise beş yaşındadır. Annesinin sahnede aniden sesinin kısılmasıyla seyircilerden yükselmeye başlayan yuhalamalara müzikhol yöneticisi elbette kayıtsız kalamayacaktır. Müzikholün yöneticisi, köşede sessizce duran Chaplin’i elinden tutar ve sahneye çıkarır. Chaplin annesini defalarca kez izlemiş olmanın verdiği güvenle eline mikrofonu alır ve şarkı söylemeye başlar. Chaplin’in o şaşkın ifadesinin ardındaki kendinden emin duruşu sayesinde, gelen konuklardan kahkaha sesleri ve alkışlar yükselmeye başlamıştır.

Annesinin durumu, sesini kaybetmesi ve maddi sıkıntıların etkisiyle daha kötüye gitmektedir ve annesi kliniğe yatırılmak zorunda kalmıştır. Annesinin yokluğu ve babasının da Chaplin 8 yaşındayken hayatını kaybetmesi sebebiyle hayatı kimi zaman bakım evlerinde kimi zamansa sokaklarda geçmeye başlar.
“Amacınız zarar vermekse güce ihtiyacınız vardır. Diğer her şey için sevgi yeterlidir.”
Ağabeyi Sydney ile birlikte katıldıkları gezici kumpanyada Mark Sennet’in dikkatini çeker ve “Making a Living” filminde rol almayı başarır. Bu rolle, Şarlo karakterinin ve sinema kariyerinin temellerini atmaya başlamıştır.

Çocukluğunda babasının sarhoş hallerini taklit etmesiyle yürüyüşü, içinin temizliğinin yüzüne yansımasını göstermek amacıyla yüzüne sürdüğü beyaz pudrası, komik bıyığı, büyük ayakkabıları, melon şapkası ve elinden düşürmediği bastonuyla yaratmaya başlar Şarlo karakterini. Bir karakter yaratmak elbette bunlardan ibaret olmayacaktır, bu görünüme sahip kahramanımızı birden anti-kahramana dönüştürür Chaplin. Sakarlıklar yapan, kimi zaman polisten kaçan, kavgaya karışan, kurnaz ama saf ve iyi niyetli bir Şarlo tanırız. Güleriz, üzülürüz, bazen kızarız Şarlo’ya. Fakat Şarlo karakteri sadece bir tiplemeden ibaret değildir Chaplin için, bir temsildir. Modern Times’ta sistemin sömürü çarkına sıkışıp kalan bir işçidir, yoksuldur, çoğu filmde işsizdir ve otoriter güçlerce itilip kakılır. O dönemde sadece zengin kimselerce kullanılan takım elbise, Chaplin’in gözünde suçlu egemen sınıfının giyim tarzıdır. Şarlo karakteriyle de o takım elbiseyi temsil eden kişileri küçük düşürerek, gülünçleştirerek; otoriteye isyanını dile getirir Chaplin.
Her yeni filmde bu berduş, toplumun dayattığı normlara karşı çıkan ve daima kazanan, sistemi eleştiren bir ikon haline gelir. Chaplin toplumun alt ve orta kesiminin gönüllerinde taht kurmaya başlamıştır ki halkı daha da ateşleyen filmleri peşi sıra gelir.
The Immigrant, The Kid filmlerinin ardından çektiği City Lights filminde film müziklerinin bestelerini de yapmaya başlamıştır Chaplin. Sinemada olduğu kadar şarkı sözü bestelerinde de başarılıdır, filmlerinden birinde söylediği Smile isimli şarkıya Michael Jackson albümünde yer verir. Smile şarkısını söylerken filminde yaptığı dans figürü ise, Michael Jackson’la özdeşleştirdiğimiz “Moonwalk” dansının ta kendisidir.
“Benim geçmişte ve halen sürmekte olan en müthiş günahım, geçerli görüşlere sahip olmayan biri olmaktır.”

Charlie Chaplin’in kayıtlara geçen altmış beş filmi yer alır ve aynı zamanda sinemada da birçok olgunun temellerini atmıştır. Mimikleri, gülüşü, simgeleri kullanışı, gerçeküstücülüğü ile ilgi çeker yıllarca. Seçtiği mekânların ve karakterlerin her sokakta karşımıza çıkabilecek olması, toplumsal adaletsizlik, zorbalıklar, insanlığın durumu konularında kaygılarını yansıtması ve tüm bunlarla Şarlo usullerince başa çıkmasıyla da yüreklerde yer edinir.
Andrey Tarkovski, yazdığı “Mühürlenmiş Zaman” kitabında bahseder Chaplin’den; “Kahramanları en garip durumlarda bile doğallıklarını korur ve bu yüzden insanları kahkahaya boğar. Chaplin’in kahramanları, özellikle çevrelerindeki abartılmış dünyanın saçmalığı yüzünden daha da inandırıcıdırlar. Bazen Chaplin sanki 300 yıl önce ölmüş gibi geliyor! O kadar klasik, o kadar büyük!”
Yayınlanış yılı itibariyle 1940’ta The Great Dictator filminde tüm fiziksel benzerliklerinin avantajını kullanarak Adolf Hitler’i canlandırır Chaplin. Film apaçık bir yergiden ibarettir. Chaplin, dönemin en korkulan adamıyla alenen alay eder film boyunca. “Sesli film çıktı, sinemanın şiiri öldü” sözleriyle tüm kariyeri boyunca sessiz filmin savunuculuğunu yapmış olmasına rağmen, The Great Dictator’de ilk uzun replikli konuşmasını yapar Chaplin ve bu konuşma sinema tarihinin en etkili monologlarından biridir.
“Monsieur Verdoux” filmini yapmasının ardından, komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle Amerika’da Chaplin hakkında karalama kampanyası başlatılır. Bir İngiliz olarak Amerika’da yaşamış ve asla Amerika vatandaşı olmamıştır, Chaplin’i hedef alan kitle tarafından bu durum da aleyhine kullanılarak, bu süreç Chaplin’in ömrünün geri kalanını geçireceği İsviçre’ye yerleşmesiyle sonuçlanmıştır.
1972 yılında yönetmenliğini yaptığı son filmi “A Countess from Hong Kong” ile sınır dışı edildiği ülke tarafından “Şeref Oscarı” ile ödüllendirilir. Ödülünü almak için yıllar sonra döndüğü Amerika’da sahneye çıktığındaysa, tarihin gördüğü en uzun soluklu alkışlar kopar. Ödülüne, akademi tarafından bir de not düşülmüştür; “Sinemaya yaptıkları, hesaplanamaz.”

Yazan: Nagihan YAĞCI

Kaynakça; “Film”- Ronald BERGAN
“Charlie Chaplin’in Son Dansı – Fabio STASSİ

Modern Zamanın Modern Köleleri!

Reading Time: 5 minutes Lars Von Trier’in bugün size bahsedeceğim şaheserlerinden biri olan “Manderlay” filmi de gerek çekim tarzı gerekse yapısı itibariyle seyirciyi rahatsız eden filmlerinden. Görünürde klasik bir köle-efendi hikayesi anlatacakmış gibi başlayan film ilerledikçe görürüz ki yönetmenin kurcaladığı sorunlar çok daha derinde, öyle ki sorunlu olarak gördüğü insan doğasını yakın çağlara kadar süregelen kölelik gibi kadim bir mesele üzerinden irdelemeye çalışır.

Okumaya devam et

Kiyarüstemi’nin Close-Up Filmi Üzerine

Reading Time: 3 minutesClose-Up (Nemā-ye Nazdīk), Abbas Kiyarüstemi tarafından 1990 yılında yazılıp, yönetilen bir belgesel film. Film bize, kendini tanınmış bir yönetmenin (Mohsen Makhmalbaf) yerine koyarak zengin bir aileyi dolandırmaya çalışmakla suçlanan bir sinema âşığının hikâyesini anlatıyor; İran sinemasının belki de en büyük yönetmeni bu hikâyeyi bize aktarırken gerçekle kurguyu, perdede o kadar uyumlu bir şekilde dans ettirir ki, hangi sahne gerçek hangisi kurgu anlayamayız.

CINEMA-FORMATION-IRAN
Abbas Kiyarüstemi

Filmin kahramanı Hüseyin Sabzian ünlü yönetmen Mohsen Makhmalbaf’ın büyük bir hayranıdır. Sabzian bir gün elinde Bisikletçi (The Cyclist) filminin yayınlanan senaryosuyla bir otobüse biner; Yanına yaşlı bir kadın (Bayan Ahankhah) oturur ve kadın filmin hayranı olduğunu belli eder. Bunu fark eden Sabzian bir anda kendisini filmin yönetmeni Makhmalbaf olarak tanıtır.  Sohbet ilerledikçe kadının oğullarının da sinemayla ilgilendiğini öğrenen Sabzian, Ahankhah ailesini Makhmalbaf kimliğiyle birkaç kez ziyaret eder. Bir sonraki filminde mekân olarak evlerini, aktör olarak da oğullarını kullanmak istediğini söyleyerek aileyi ikna eder. Ayrıca geri ödemek kaydıyla oğullarından bir miktar ödünç para alır. Günler ilerledikçe Bay Ahankhah, özellikle de bir dergide Makhmalbaf’ın daha koyu saçlı bir gençlik fotoğrafını gördükten sonra Sabzian’dan şüphelenmeye başlar. Şüphelerini doğrulaması için bir gazeteciyi evlerine çağırır. Sabzian’ı evlerinde gören gazetecinin onun gerçek Makhmalbaf olmadığını doğrulamasıyla foyası ortaya çıkan Sabzian polis tarafından tutuklanır ve çekilen fotoğrafları “Sahte Makhmalbaf Tutuklandı” başlığıyla gazetede yayınlanır.

otobüs sahnesi.jpg
Otobüs Sahnesi

Kiyarüstemi Sabzian ile hapishanedeyken görüşür ve hâkimden duruşmayı kaydetmek için izin ister ve biz hem Kiyarüstemi’nin Sabzian’la görüşmesinin kaydını hem de duruşmanın kaydını araya ustalıkla yerleştirilen flash-back’lerle birlikte film içinde seyrederiz. Duruşmanın sonunda suçunu itiraf eden Sabzian, aile tarafından topluma faydalı bir birey olmak kaydıyla affedilir ve hapishaneden çıktığında onu çıkışta bekleyen Makhmalbaf ile bir motorsiklet üzerinde dolandırmaya çalıştığı aileyi ziyaret etmeye giderler.

duruşma
Duruşma sahnesi

Filmin bu son bölümü o kadar duygu yüklü ve insani ki bu bölüm kurgu mu yoksa gerçeğin ta kendisi mi anlaşılmıyor, aynen Tarkovsky’nin dediği gibi: “yaşanan bir olayı tüm koşullarıyla gerçekleştirip filme çekmeye çalışsanız bile gerçekte ortaya çıkan duyguyu vermeniz mümkün değildir.” 

son sahne
Son bölüm

Küçük bir oyun olarak başlayan serüven sonunda kahramanımızın yönetmenlik rolünü o denli içselleştirmesine neden olur ki, kahramanımız gerçek ile rol arasındaki bağı tümüyle kaybeder. Filmin sonunun daha baştan faş edilmesinden dolayı belki izleyicinin gözünden kaçmış olabilir ama kahramanımız yönetmenlik rolünü çok iyi oynar hatta o kadar iyi oynar ki foyasının ortaya çıkması bile haftalar sürer. Öyleki mahkemede kendisine yönetmen mi oyuncu mu olmak istediği sorulduğunda oyunculuğu tercih edeceğini söyleyecektir.

Yoksunluk ve acziyet içinde olan bir insanın bir anda karşısında her istediğini sorgulamadan yapmaya hazır bir grup insanı bulması ona bu oyunu devam ettirmekten başka çare bırakmadığı gibi yönetmenlerin setlerde sahip oldukları otoritenin verdiği haz da onu içinden çıkamadığı bir ikilemde bırakmıştır. O güne kadar aldığı hazla yetinerek ortadan kaybolmak mı, yakalanacağı ana kadar bu hazzı devam ettirmeye çalışmak mı? Yönetmen bize aslında bir açıdan insanların tutkuları uğruna neleri göze alabileceğini ve ne kadar ileri gidebileceğini de anlatmaya çalışıyor.

İşte Kiyarüstemi bu hikâyeyi ustalıkla perdeye taşırken bize sanki Dostoyevski’nin romanlarından fırlamış bir karakterin çaresizliğini de aktarmayı başarıyor. Zengin ailenin yanında yönetmenlik rolünü oynarken sahip olduğu otorite ve gücün verdiği haz, yerini akşam evine ekmek götüremeyen bir babanın yaşadığı çaresizliğe bırakıyor ki, bu aslında kahramanımızın içine düştüğü boşluğu da net olarak gösteriyor.

“- Bunu ne kadar sürdürmek istediniz?
– Onlar bitirmek isteyene kadar.”

Yukarıdaki diyalog aslında kahramanımızın ne denli büyük bir acziyet içinde olduğunu da göstermiyor mu? Kendi başlattığı oyunu bitirme iradesini bile kaybetmiş, yakalanacağını bile bile son ana kadar oyuna devam ederek bu oyundan elde ettiği hazzın bitmesini rıza gösteremeyen zavallı bir adam.

Mesut Felat

CRASH (ÇARPIŞMA)

Reading Time: 3 minutesYönetmen: Paul Haggis

Senaryo: Paul HaggisRobert Moresco

Oyuncular: Matt Dillon, Ryan Phillippe, Sandra Bullock, Don Cheadle, Jennifer Esposito, William Fichtner, Brendan Fraser

Yapım: ABD, 2004.

Süre: 107’

Konusu: Crash, Los Angeles’ta geçen ve iki günden daha az bir süreyi kapsayan bir hikaye. Birbirini hiç tanımayan farklı ırktan, milletten ve meslek grubundan zengin veya yoksul birçok kişinin bu zaman dilimi içinde karşılaşmasını anlatıyor. Daha doğru bir söylemle “Çarpışma”sını.. Çünkü onları içinde şiddetin, ırkçılığın bulunduğu ciddi olaylar bir araya getiriyor.

Crash, Brendan Fraser, Paul Haggis

Film Hakkındaki İzlenimlerim

2005 yılında En İyi Film Akademi Ödülü’nü kazanan Crash bir trafik kazası sonrası şu cümlelerle başlıyor: Were always behind this metal and glass. I think we miss that touch so much that we crash into each other just so we can feel something.  Metal ve camın arkasında yaşıyoruz, dokunmayı özlüyoruz ve bir şeyler hissedebilmek için çarpışıyoruz.

Filmi değerlendirecek olursam;  başta insandaki ırkçılık ve ötekileştirme duygularının oluşma aşamalarını ele alıyor. Her insanın kendi sanal dünyasında oluşturduğu ve gerekçelere dayandırdığı ötekileştirme durumunu farklı karakterler etrafında işliyor.

Crash, Paul Haggis

Filmin her dakikası, ırkçılık gerçeğini gayet açık bir şekilde anlatıyor. Filmde yolları kesişen, farklı ırk, etnik köken ve sosyal sınıftan pek çok insan var. Bu detay, benim filme ayrı bir ilgi duymamı sağladı. Film,hangi ırktan ya da statüden olursa olsun insanın kendi içinde yaşadığı kriz durumunu başarılı bir kurguyla ele almış.

Filmin üzerinde durduğu noktalardan biri de insan ticaretinin büyük boyutlarda oluşu ve günlük yaşamda ön yargılarlara sıkışıp kalışımızdır.Film şunu gösteriyor ki hangi etnik kökene, statüye sahip olursak olalım yaşadığımız krizler ve birtakım duygu durumları hepimiz için aynıdır.

Crash, Paul Haggis

İnsanların dünyaya gelirken mensup oldukları ırkı seçmek gibi bir hakları yoktur. Dünya üzerinde milyarlarca insan yaşıyor. Bu insanların hem coğrafyaları hem ırkları hem de renkleri birbirinden farklı olabilir. Bu durum onları, diğer insanlardan alçak ya da üstün kılmaz. Herkes birbirinin yerinde olabilirdi. Bu noktada önemli olan, insan olmak ve insan haklarının bilincine varabilmektir.Yani standartlarımız arasında eşitliği sağlayabilmektir.

 

Filmin Psikolojik Açıdan İncelenmesi

Birbirinden ayrık görünen birkaç yaşamın ardında aslında ırkçılığın ve etnosentrizmin baskınlığını filmin ilk anlarından itibaren görebiliyoruz. İki siyahinin kendini kanıtlamak adına araba çalmasıyla başlayan film, Anthony karakterinin üstünlük çabası arkasındaki aşağılık kompleksine işaret ediyor. Baskın karakterlerden Matt Dillon ırkçılık ve ön yargının en yoğun görüldüğü isim. Muhtaç olduğu bir siyahiye öfkelenip gücünün yettiği tüm siyahlara kötü davranarak yön değiştirme savunma mekanizmasını kullandığını görüyoruz. Cameron Thayer ise sürekli aşağılanmış hor görülmüş siyahi bir yönetmendir. Yapılan tüm ırkçı hareketleri görmezden gelerek yadsıma yapmaktadır fakat hikayenin sonunda bu bastırılmış duyguların nasıl patlak verdiğine şahit oluyoruz. Bu gerçekçi ve sert hikaye sonunda herkesi tebessüm ettirecek sonlarla bağlanmış.”

Crash, Paul Haggis

 Siz okuyucularımıza küçük bir not düşmek istiyorum: Ön yargılarımızla yaşıyoruz. Beyaz ise iyi, kırmızı ise acı gibi… Kafamızın içinde pek çok odacık var. Bir fotoğrafı, olayı ya da kişiyi mutlaka bu odacıklardan birine almak zorundayız. Dışarıda kalan bir şey olduğunda huzursuzluk yaşıyoruz. Yaşamımızın da her anını bu şekilde ön yargılarımızı güçlendirecek örnekler bularak geçiriyoruz. Bir düşünelim: Ön yargılarımızı nasıl kırabiliriz?

İlgili Linkler: Les Choristes, Jack Nicholson, Tim Burton, Andrei Tarkovski

KAYNAKÇA

Cooper, J.E (1979) Crisis Admission Unites and Emergency Psychiatric Services, Public Health in Europe 11, WHO: Copenhagh.

Erözdemir, A. (2018). Psikolektif: Crash/Çarpışma.

Sayıl, l. (1977).PsQciyatride Kriz, Krize Müdahale Kavramı ve Bir Uygulama, A.Û. Tıp Fak. Mec. 30: 353-363.

Sözer Y. Psikiyatride Kriz Kavramı ve Krize Müdahale, A.Ü. Psikiyatrik Kriz Uygulama ve Araştırma Merkezi, Kriz Dergisi, 1 (1) : 8-12

Zara, A. Krizler ve Travmalar, Yaşadıkça Psikolojik Sorunlar ve Başa Çıkma Yolları

LES CHORISTES (KORO)

LES CHORISTES (KORO)

Reading Time: 4 minutesYönetmen: Christophe Barratier

Senaryo: Christophe Barratier, Philippe Lopes-Curval

Oyuncular: Gérard Jugnot, François Berléand, Kad Merad

Yayın tarihi: 17 Mart 2004 (Fransa)

Süre: 97′

Fransa doğumlu yönetmen Christophe Barratier’nin ilk uzun metraj deneyimi olan, müzikleriyle yıllardır herkesin gönlünde taht kuran 2 dalda Oscar adayı Les Choristes’in ezgilerinden haberi olmayan yoktur herhalde. Les Choristes, İngilizcesi ile The Chorus, Türkçesi ile Koro olan 2004 Fransız yapımı dram-müzikal türünde bir filmdir. 7,9 IMDB puanlı bu film César En İyi Özgün Müzik ve En İyi Ses, En İyi Besteci Dalında Avrupa Film Ödülü almıştır.

 

Konusu: Fond de l’Etang, Fransa’da erkek çocuklarının gittiği yatılı bir okuldur. Bu okul aynı zamanda II. Dünya Savaşı’ndan sonra yetim kalan çocukların da eğitim aldığı bir okuldur. Okul müdürü Rachin’in felsefesi “Etki-Tepki” yani çocukların çıkardığı en ufak problemde ağır cezalar verme ve hücreye kapatmadır. Ancak bu felsefe çocuklar üzerinde ters etki yaratan bir durum oluşturuyor. Bir gün Mathiue adında bir öğretmen bu okulda ders vermeye başlar. Müzik öğretmeni Mathiue ile müdür Rachin’in eğitim felsefesi çok zıttır. Mathiue, şefkat dolu bir adam olduğu için çocukların bazı hatalarını görmezden gelir, onların kusurlarını kapatır. Aynı zamanda iyi bir besteci olan Mathiue asla ünlü olmak istememiştir. Hayattaki yerini bulamayan bu eğitmen; çocukların hayatına dokunacak, onları müzikle tanıştıracak ve içlerindeki yeteneği ortaya çıkaracaktır.

LES CHORISTES (KORO),

 

LES CHORISTES (KORO) Filmi Hakkındaki İzlenimlerim

Okul ve sınıf yönetimi, etkili eğitim ve öğretim süreçlerini içerir. Bu bağlamda  Les Choriste (Koro) adlı sinema filmi; yatılı bir okulda okul, sınıf ve davranış yönetimi konularına değinen, öğretmen-öğrenci iş birliğini yansıtan önemli bir sinema yapıtıdır.  Filmin konusu bana tanıdık geliyor:  Hababam Sınıfı’ndaki haylaz öğrenciler ve onların hayatını değiştiren bir öğretmen… Film, eğitim sisteminde gelenekleşmiş bakış açılarıyla yeni bakış açılarının çatışmasını anlatıyor.

LES CHORISTES (KORO)

Filmde, müdürün sürekli etki-tepki yasasından bahsettiğini göreceğiz. Her etkiye karşı eşit ve ters yönde bir tepki oluşur.” anlayışını eğitime uygulamaya çalışmaktadır. Müdür burada davranışçıları ve klasik eğitim anlayışını temsil etmekte. Bu düşünce ile öğrencilere karşı oldukça sert davranıp hücreye kapatma ve dayak gibi acımasız cezalar vererek disiplini sağlamaya çalışmaktadır.

 

Mathieu (müzik öğretmeni) okula geldikten sonra, verilen cezalar ile hiçbir sonuca varılamayacağını dile getirmiştir. Cezaların, caydırıcı olmaktan ziyade çocuklarda olumsuz birtakım davranışlara sebep olabileceğini ve öğrenciler arasında birtakım çatışmalar doğuracağını düşünmektedir. Mathieu, olumsuz bir davranışın ortaya çıkışından önce öğretmenin olumlu tavrı sayesinde bu olumsuzluğun engellenebileceğini düşünmektedir. Müzik öğretmeninin dışlanan öğrencilere kabul edici yaklaşımı ve çocuklarda güven duygusu oluşturması, sınıf iklimini olumlu yönde etkilemiştir. Öğrencilerini tehdit etmek yerine, onlara nasıl davranmaları gerektiği konusunda uyarılarda bulunmuş ve sınıfta uygun olmayan davranışların ortaya çıkmasını önlemek için strateji oluşturmuştur. Ayrıca öğretmenin öğrencilerine karşı sakin, ılımlı olmasının ve öğrencilerine iletişim fırsatı yaratmasının, öğrenciler için olumlu bir model oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Müdür, okulda herhangi bir öğrencinin olumsuz davranışından dolayı tüm öğrencilere toplu ceza vermektedir. Müzik öğretmeni Mathieu; bu uygulamanın yanlış olduğunu, bu durumun öğrencileri ispiyonculuğa iteceğini ve öğrenciler arasındaki bağları koparacağını dile getirir. Buna karşın müzik öğretmeninin ceza anlayışı ise takdire değerdir. Filmin başında, okul görevlisinin gözüne zarar veren çocuğa okul görevlisinin işlerine yardım etme cezası verir. Bu noktada, cezanın olumlu bir biçimde nasıl kullanılacağını göstermiş olur. Ayrıca öğrencilerin her tavrının altında bir olumsuzluk aramaktansa onları olumlu davranışlara yöneltmenin gerekliliğini vurgular.

LES CHORISTES (KORO)

Filmde dikkatimi çeken noktalardan biri de Mathieu’nun okula geldiğinde çocuklara ileride ne olmak istediklerini yazdırması ve bunları okumasıdır. Çocukların hepsi şiddet içerikli meslekler yazmıştır. Bu da baskı ve şiddetle uygulanan eğitim-öğretimin olumsuz sonuçlar doğurduğunu göstermektedir.Okuldaki öğretmenler bu yeni öğretmeni, Yeni gelenlerin hep sizin gibi hayalleri olur.” diyerek vazgeçirmeye çalışmaktadır.

 

Okuldaki öğretmenler buradaki çocuklar hakkında Hiçbir şey yapılamaz, böyle gider.”  düşüncesine sahiptirler.  Müzik öğretmeni okuldaki çocukların müziğe yeteneklerinin olduğunu anladıktan sonra onları yeteneklerine göre sınıflandırıp her birine görev verir. Müzik yoluyla öğrencilere ulaşarak onlara farklı bir dünyanın kapılarını aralamıştır.

LES CHORISTES (KORO)

Filmde, okula çok yaramaz ve yaş olarak diğerlerinden büyük bir öğrenci gelir. Diğer öğretmenler ve müdür bu öğrenciyle ilgili konuşurken öğrenci de onlarla aynı odada bulunmaktadır. Öğrencinin zekâsıyla ilgili kesin yorumlar yaparlar ve zekâ testlerinden bahsederler. Ancak bu sahne; öğrenciyle ilgili birtakım duygu, düşünce ve bilgilerin öğrenci varken ifade edilmesinin doğru olmadığını vurgulamaktadır.

LES CHORISTES (KORO)

Dikkatimi çeken bir nokta da müzik öğretmeninin öğrencilerden oluşturduğu koroyla çalışırken yeni gelen yaramaz öğrencinin okuldan ayrılması sonucuO benim Tek baritonumdu.” şeklinde sitem etmesi oldu. Bu cümlesi de bize onun gözünde her bir öğrencinin ne kadar değerli olduğunu göstermektedir. Mathieu; filmde çağdaş eğitim yaklaşımlarında olması gereken eğitimci profilini temsil ediyor ve her bir öğrencinin biricik olduğunu düşünüyor.

 

Filmin sonunda, yaşanan tüm olumsuzluklardan  sonra müzik öğretmeni okuldan kovulur. Giderken çocukların onunla vedalaşmasına dahi izin verilmez. Fakat çocuklar yaptıkları uçakları camdan fırlatarak ona en güzel uğurlamayı yaparlar.

LES CHORISTES (KORO)

 

Filmde müzik öğretmeni, klasik eğitim anlayışının tek tipçi ve öğrenciler hakkında kesin yargılara sahip bakış açısına karşı çağdaş eğitim yaklaşımlarında olması gereken eğitimcinin imajını (cezalar konusundaki yaklaşımı, her öğrenciyi tek ve değerli bir birey olarak görmesi, onlarla arkadaş gibi olması vb.) temsil etmektedir. Sanatın insanın ruhuna ne kadar iyi geldiğini, insanı nasıl eğittiğini ve insana nasıl sakinlik verdiğini  beyaz perdeye yansıtıyor Les Choristes (Koro). Bu açıdan eğitimciler tarafından izlenmesi ve üzerine düşünülmesi gereken bir film.

Bu yazımda filmden bir replik ile veda ediyorum sizlere:Pépinot inandığı şeyde haklıydı. Mathieunun kovulduğu gün cumartesiydi…”

İlgili Linkler: Kirazın Tadı, Marilyn Monroe, Cannes, Wonder, Kayıp Kız

 

Hollywood’daki ilk kadın yönetmen : Dorothy Arzner ve Boom mikrofonunun bulunuşu

Reading Time: 4 minutes 

dorothy arzner ile ilgili görsel sonucu

3 Ocak 1897’de ABD San Francisco Kaliforniya’da doğan Dorothy Arzner, Hollywood’un altın çağındaki tek kadın yönetmendir.  Küçüklüğünden beri doktor olmayı isteyen Arzner, 2 yıllık doktorluk eğitimini, beklediği gibi olmaması sebebiyle Güney Kaliforniya Üniversitesi’ni bırakmıştır. Doktor olmaktan vazgeçen Arzner, yönetmen olmaya karar vermiştir.

Hollywood, yani sinemanın başkentinde, 1930’lara kadar yönetmenlik erkek egemenliğinde yürümüştür. Sinema endüstrisinde, 19. yüzyıl sonunda kadınların çok az yeri vardı veya işleri teknik olmayan kısımlardaydı.  1920’li yılların sonunda sesli sinemanın ortaya çıkışı ile, kadınlara iş veren küçük sinema şirketleri ekipmanların ücretlerini karşılayamayarak kapanmaya başladı ve kadınların sinema sektöründeki kısıtlı alanı daha da azaldı. Bu yüzden film sektörü, başlamasından ancak  40-45 yıl sonra Hollywood bir kadın yönetmene kavuşabilmiştir. O isim de, bu geçiş sürecini başarı ile atlatan Dorothy Arzner’dır.

 

1930’larda yalnızca Avrupa’da kadın yönetmenler vardı. Dorothy Arzner ile Hollywood’da kadın yönetmenlerin önü açılmıştır. Önce daktilo başında yalnızca senaryo yazan Arzner, ardından sinemaya kurgu ve yönetmen yardımcılığı ile devam etmiş ve akabinde yönetmenliğe başlamıştır. Erkek egemen bir alanda kadın olarak karşılaştığı zorluklara rağmen yılmamış, aksine birçok filmin yönetmiştir. Eşcinsel olan Arzner, bulunduğu dönemde hatta günümüzde de eşcinsel kimliğini gizleyen birçok yönetmenin aksine kimliğini saklamamıştır. Eşcinsel bir kadın olan Arzner, dönemine göre dezavantajlı bir grupta olmasına rağmen direnmekten ve çalışmaktan vazgeçmemiştir. Arzner yalnızca bir ‘’yönetmen’’ olduğunu söyleyerek, bir kadın ya da eşcinsel yönetmen olarak sınıflandırılmayı reddetmiştir. Bu tavrıyla da onu film endüstrisinin öncülerinden olmuştur.

1927 yılında Paramount ile anlaşarak ilk yönetmenlik denemesi olan ‘’Fashions For Women’’ı yönetmiştir. Aynı zamanda Paramount’un ilk sesli filmini çekmiştir. 1929’da henüz yapım sırasındayken ‘’The Wild Party‘’ de akıllıca bir fikir ortaya atmıştır. Clara Bow ile Fredric March’ın başrollerinde oynadığı bu filmde Bow’a yardım için Arzner mikrofonu bir çubuğa bağlamış ve aktristin üzerinden mikrofonu sarkıtmıştır. Sabit bir mikrofonun etrafında durmak zorunda kalan oyunculara böylece  hareket özgürlüğü sağlanmıştır. Günümüzde de halen kullanılan bu mikrofona ‘’boom mikrofonu’’ denmiştir ve kaşifi Arzner’dır. Paramount’un ilk konuşma özelliği böylece ‘’The Wild Party‘’ de uygulanmıştır. Ardından birçok filmin yönetmenliğini yapmaya devam etmiş ve filmleri döneminin kadın filmlerinden daha farklı olmuştur. Basmakalıp düşüncelerin dışına çıkmıştır. Erkekleri başrollerde görmeye alıştığımız Hollywood sinemasına kadın kahramanları da katmıştır. Sadece görsel ve estetik bir unsur olarak değil, başrollerde de kadınlara yer verilmesini  sağlamıştır. Bağımsız, güçlü ve iradeli kadın karakterleri Hollywood sinemasına sunmuştur.

 

dorothy arzner ile ilgili görsel sonucu         dorothy arzner ile ilgili görsel sonucu    dorothy arzner ile ilgili görsel sonucu  dorothy arzner such good friends ile ilgili görsel sonucu

 

Yönettiği 17 filmde tüm bunları açık bir şekilde görmemizi sağlamıştır. 17 filmin 3’ü sessiz film olmak üzere geri kalanı film sektörünün ilk ses çağında çekilmiş sesli filmlerdir. Aynı zamanda Pepsi reklamlarını da yönetmiştir. Arzner tüm bu filmleri ve karakterlerindeki güçlü kadın imajını korurken, Hollywood bu harekete destek olmaktan ziyade muhalefet olmuştur. Bu muhalif tavırla Hollywood’da ‘’Such Good Friends’’ (1971), ‘’Saadet Günleri’’ (1969) ve ‘’Buhranlı Yıllar’’ (1969) gibi filmler çekilmiş ve böylece bağımsızlığa karşı haklarını arayan fakat sürekli başarısız olan ve boşuna ümitlenen kadın profilleri çizilerek Hollywood’daki erkek egemen film endüstrisinin varlığını korumaya çalışmışlardır. 1933 yılında yönettiği  Catherine Hepburn’li  ‘’Christopher Strong’’ ve 1940’ta yönettiği ‘’Dance, Girl, Dance’’ filmleri, feminist sinemanın etkili iki eseri olmuştur. 1943 yılında çektiği ‘’First Comes Courage’’ ise  Dorothy Arzner’ın, 2. Dünya Savaşı sırasında kadın ordusu birlikleri için hazırladığı eğitim filmidir. Daha sonrasında ise Los Angeles  Kaliforniya Üniversitesi’nde film yapımı öğretmeni olarak çalışmış ve kurslar vermiştir. UCLA’da yönetmenlik ve senaristlik öğretmiştir. Mutlaka izlediğimiz veyahut adını duyduğumuz Godfather üçlemesinin yönetmeni olan Francis Ford Coppola,  Arzner’in öğrencilerinden biri olmuştur ve Arzner’in derslerinden etkilenmiştir. Amerika Yönetim Kurulu Guild, 1933 yılında kurulmuştur ve katılan ilk kadın yönetmen Arzner olmuştur.

1 Ekim 1979 yılında La Quinta, Kaliforniya’da hayata veda etmiştir. Kendisinden sonra sinemaya dahil olmak isteyen kadın yönetmenler ve sinemacılar için bir rol model haline gelmiştir.  

dorothy arzner ile ilgili görsel sonucu

 

 

Boom mikrofonu :

boom mikrofonu ile ilgili görsel sonucu

Yararlanılan kaynaklar :  https://www.britannica.com/biography/Dorothy-Arzner

http://www.imdb.com/name/nm0002188/