The Shining’e Farklı Bir Bakış Açısıyla Yaklaşmanızı Sağlayan Belgesel: Room 237

Reading Time: 5 minutes

Kubrick sineması, sadece başyapıt olarak anılan bir film listesinden ibaret değil, filmin sadece çekimden ibaret olmadığını ve bir filmin oluşum sürecinde ortaya çıkacak fikrin oldukça sancılı bir süreçten geçerek seyirciye ulaştığını kanıtlar bir nitelik taşır.

Yönetmenin hemen hemen her filminde, “delilik” olarak adlandırmaktan şiddetle kaçındığım, belki de “kırılmanın eşiğinde bir psikoloji” olarak tanımlamayı daha uygun bulduğum bir heyecan-adrenalin egemendir. Kubrick’i belki de olduğu konuma getiren, izleyicinin varmasını istediği sonucu direkt masaya yatırmaktansa onu düşünmeye ve yoruma iten, oldukça yoğun olmasına rağmen boğmayan sembolik anlatımıdır.

Tüm bu birleşimler sonucunda ortaya çıkan bir Stephen King romanı uyarlaması olan The Shining , hakkında üstünkörü birkaç yazı okuduğunuz ve afişine baktığınızda korku filmi havası veren ama üzerine yoğunlaştığınızda ardıl anlatımları olan bir film olma özelliğini taşımaktadır. Bazı filmleri sindirmeniz için birkaç kere göz atmanız gerekir ya, işte The Shining tam da bunu yapmanız gereken filmlerden biri!

Korku Sineması üzerine bir sunum hazırlamam gerektiğinde elbette Kubrick’in bu başyapıtını da ele almam gerekiyordu ve bunun üzerine filmi olduğundan daha fazla kavramam ve yıllar önce sahip olduğum o çaylak ve tek boyutlu bakış açısını bir kenara bırakmam gerektiğini fark ettim. Sinema tarihi derslerimde aldığım bir öneri de bu konuda bana çok yardımcı oldu ve Room 237’yi izlemeye başladım.

Belgeselin en başında yer alan ve benim ciddi bir “uyarı” metni olarak algıladığım açılış görüntüsü oldukça önemli.

“Gerek bu film, gerek içinde ifade edilen herhangi bir görüş veya düşünce, gerekse içeriğinde kullanılan film görüntüleri ve fotoğraflar, onaylanmış ya da kabul edilmiş olmayıp, herhangi bir şekilde Kubrick 1981 Vakfı, Stanley Kubrick’in ailesi, Warner Bros Entertaintment Şirketi veya The Shining filminin yapımıyla bağlantısı olan başka hiç kimseyle bir bağlantısı bulunmamaktadır.”

Bu uyarıyla izlemeye başladığınızda ve eleştirmenlerce üretilen tüm bu teorilerin en az biriyle bir bağlantı kurduğunuzda bile aklınıza filmin başındaki bu görüntü geliyor. Evet, belki yönetmenin onayından geçmeyen bu fikirlere ısınmanız zor gibi görünebilir ancak Kubrick’in tüm sembolik sahneleri açık bir dille ortaya koymamasının bir nedeni de zaten izleyicinin bir onaya değil, düşünmeye ihtiyacı olmasıdır. Ve belgeselde yer alan bir cümle, belki de tüm filme bambaşka bir bakış açısıyla yaklaşmamız gerektiğini kanıtlayan bir niteliktedir.

“Kubrick, bunun sadece bir korku filmi olmadığını hatırlatmak için korku filmlerini taklit eder.”

Bu filmde hiçbir nesne, gelişigüzel ortaya konmamıştır ve bunun en belirgin örneği masada duran beyaz daktilodur. Peki Kubrick, neden bir Alman daktilosunu, Jack arka planda topu bir duvardan diğerine sektirirken ön plana almayı seçmiştir? Bunun ardından filmde 42 sayısının çokça belirdiğini görüyoruz, örneğin Danny’nin kazağında. Tüm bunları bir Alman tarihçisi için birleştirirseniz tek bir sonuca ulaşırsınız: Yahudu Soykırımı. (Holocoust) Bu daktilo üzerinde yer alan kartal betimlemesi bilinen üzerine Nazi Almanyası’nın sembolüdür ve aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri’nin de… Burada devletin gücüne gönderme olduğunu kaçırmamız pek olası görünmüyor çünkü 1993 yapımı Steven Spielberg’in Schindler’in Listesi de daktilo ve listelerle başlamaktadır.

Bu daktilo hakkında asıl dikkat çekici olan şey film boyunca renk değiştirmesi ve belki de bu değişim Kubrick’in o daktiloyu boşuna o masanın üzerine koymadığını kanıtlar nitelikte. Yönetmenin belki de söylemek istediği bir şey var: Fark etmenizi istiyorum!”

Soykırıma gönderme yapan sahneler bununla da sınırlı değil. Otelin yer aldığı Colarado ve Amerika’nın güçlü bir devlet olarak kuruluşuna vurgular yapan film, Kızılderili katliamını da işin içine katar ve bir kabartma tozu kutusunun üzerine Kızılderili motifini iliştiriverir. Filmin sonlarına doğru babasından kaçan Danny de, karda izini kaybettirmek için bir Kızılderili yöntemi olarak attığı adımları geriye doğru takip eder.

Bir nevi görsel algımız ve odağımızın yetersizliğini kullanıyor yönetmen ve köşelere aslında fark etmemiz gereken birkaç ipucu bırakıyor. Fark edebiliyor muyuz peki? İlk izleyişimde fark edemediğim bir itiraftır ama belki de The Shining’i benim için bu kadar gizemli kılan benim için budur.

Belgesel her sahnenin bir imkansızlık içerdiğini söylüyor, Danny’nin izlediği televizyonun herhangi bir kabloya bağlı olmaması gibi. İlk bakışta öyle görünse de ben bu “imkansızlık” içerisinde şekillendirilmeye çalışan fikre katılmıyorum. Filmin can alıcı noktası aslında şu ki: oldukça sıradan ve gerçekçi bir otel serüveni nasıl oluyor da sınırlarda yaşanan bir finale sahip olabiliyor? Yönetmenin sırrı şu olmalı ki filmi izlerken neyin gerçek neyin hayali olduğunu kavrayamamızı sağlaması. Anlam yükleyemeye çalıştığımız sahneler boşa çıkarken, gözden kaçırdığımız küçük bir nokta anlamı yitirmemize mal olabiliyor. Dolayısıyla oldukça dikkat kesilerek devam ediyorum…

Meşhur ikizlerin kapıda belirdiği sahne bir an olsun koltuğumuzda gerilip “Bunlar da nerden çıktı?” dememize neden olurken aslında yönetmenin duvarlara sakladığı bir sırrı kaçıyoruz. İlk bakışta bir kayakçı olarak algılansa da, dikkat kesildiğinizde posterde yer alan figürün bir “minotor” olduğunu anlıyorsunuz. Yunan mitolojisinde yarı insan-yarı boğa olarak bilinen minotorun birkaç görselini incelediğimizde, film boyunca başkahraman Jack’in yüz ifadesinin senaryonun gerilimi etkisine kapıldığını, kaşlarının sivrildiğini ve gittikçe bir boğayı andırdığını görürüz. Efsaneye göre de, labirent minotor için inşa edilmiştir ve otel aslında bir labirenttir. Dikkat çeken bu yüz ifadesine yönetmenin diğer önemli yapımları olan The Metal Jacket ve The Clockwork Orange’da da [rastlarız.

            Mutfağı ve depoyu gezen Wendy, “Kaybolmamak için yere ekmek kırıntıları bırakmam gerekecek.” dediğinde hepimizin aklında o bilinen öykü  beliriyor: Hansel ve Gratel. Yine ikizlerin üzerindeki mavi kıyafetin, Danny’nin annesi Wendy’e –kendisi de filmin başında mavi bir kıyafet içerisindedir.- olan bağlılığını temsil ettiği yönünde fikirler var. Belgeselin içeriğinde bahsi geçen teoriler arasında belki de en hoşuma giden ve filmin vermeye çalıştığı mesajı özetleyen geçmiş-rüya ilişkisi.

“Rüyalar, beynin deneyimleri yorumlaması ve günümüz deneyimlerine eklemesi ile oluşur.”

Geçmişte işlenen her cinayet, en dibe itilip üstü kapatılmaya çalışılsa da beyaz adamın günahları unutulmayacaktır. Kapalı asansör kapakları ardından boşalan kan, en kötü sırların bile gün geldiğinde karşımızda belirme ihtimalini hatırlatıyor bize. Otelin büyük salonunda gerçekleştirilen ve aslı rüyanın bir temsili olan balo, Jack’in geçmiş ve kendiyle hesaplaşmasına neden olur ve sonunda onu kırılmanın eşiğine sürükler.

            Hâlâ süregelen tartışmaların konu odağını oluşturan The Shining, anlamlandırılması adına bir kere izlenip bırakılmaması gereken bir sanat filmidir. Öyle ki, yönetmenin tarzını da işin içine katmamız gerektiğinden diğer filmleri mutlaka listenizde bulunsun. Belgeselin fragmanına göz attığınızda bile merakınızın uyanacağını düşünüyorum çünkü yaklaşık iki dakikadan oluşan Room 237’nin fragmanı, başlı başına izlenmesi gereken bir iş olma özelliğini taşıyor.

Fragman için lütfen aşağıya göz atın: