TOLSTOY'DAN AHMET ÜMİT'E… :SÖMESTR İÇİN ÖNERDİĞİM 5 KİTAP

1-Paulo  Coelho,Simyacı

simyaci_1.jpg

Brezilyalı yazar Paulo Coelho’nun üçüncü romanı. Simyacı,kişisel menkıbesini tamamlamak, kendini keşfetmek ve rüyasında gördüğü hazineyi bulmak isteyen Endülüslü çoban Santiago’nun macerasını anlatıyor. Coelho, bu masalsı yolculuk sırasında hayatın anlamı, yazgı, mutlak mutluluk ve varoluş gibi metafiziksel konularda sorular sorup, okuyucunun aklındaki endişelere ışık tutuyor. Ayrıca uzak doğunun mistik keşiş yaşamı, kuvvetli Tevrat bilgisine sahip Coelho tarafından yeniden yorumlanıyor.

”Bütün hayatının, gördüğü öğrenimlerin bir tek amacı vardı: Evrenin konuştuğu biricik gerçek dili bulmak. Başlangıçta Esperanto dilini öğrenmiş….”

Coelho’nun Esperanto diline değinmesi kitabın genel konusu ve Santiago’nun varoluşsal amacı açısından oldukça önemlidir. Hikaye boyunca Evren’in bir dili olduğundan ve aslında her insanın,doğayı biraz olsun gözlemlerse, bu dili öğrenebileceğinden bahsedilir. Esperanto dili ise, 1887 yılında Leh bir göz doktoru olan Zamenhof tarafından geliştirilmiş bir yapay dildir. Bu dilin asıl amacı,dünya üzerindeki farklı milletleri anlaşabilecekleri bir çatı altında toplamak ve böylece iletişimi kolaylaştırmaktır.

Esperanto kelimesinin kökü ise Fransızca ”Esperer” (Umut etmek) kelimesinden gelir. Hikaye boyunca Santiago da kendi hazinesine yüreğindeki umudu ve sabrı yitirmeden ilerler.

2-Lev Nikolayeviç Tolstoy,Kafkas Tutsağı

kafkas tutsağı

Tolstoy Kafkas Tutsağı’nda,ölümü artık hayatın yeknesak bir parçası kabul eden askerlerin psikolojisini anlatıyor.Yaşamları yıllar boyu ordugahlarda geçen bu askerlerin içlerinde bastırdıkları ”rütbe,şöhret ve madalya” arzusunun bir tezahürü olarak savaşa ve öldürmeye odaklanmaları fakat bunu yaparken alelade bir işle uğraşıyormuş gibi görünmeleri,bu yeknesaklığın en temel göstergesidir.

”Neden Rusya’ya dönmüyorsun öyleyse?”
”Neden mi? diye sorumu yineledi.”Ah!Ne zamandır düşündüğüm bir konudur bu.Buraya gelirken tasarladığım gibi,boynuma Anna ve Vladimir nişanı asmadan ve binbaşı olmadan dönemem Rusya’ya.”

Anlatıcı ile Bolhov arasında geçen bu kısa diyalogta da özellikle belirtildiği gibi,rütbe ve madalya asker motivasyonu için oldukça önem arz etmektedir ki Aziz Anna ve Vladimir nişanları 19.yy Rusya’sındaki askeri ve diplomasi hayatının en değerli objelerindendir.Nişanlar,dönemin ünlü Rus yazar ve şairleri tarafından sürekli metinlere konu olmuştur.Anton Çehov’un ”Boynundaki Anna Nişanı” adlı öyküsünde karşımıza çıkar mesela:”Şimdi üç Anna’nız var demek:biri yakanızda,öteki ikisi boynunuzda.” Özellikle yakasındaki Anna’dan bahsetmesinin nedeni,yalnızca birinci derece Anna nişanlarının yakadaki iliğe takılmasındandır.

Tolstoy aynı zamanda asker ruhunda ve aklında açılan derin yaralara da göz atıyor bu kitabında.”Söylentilere inanıp buraya gelmekle kendilerinden kurtulacağımı sandığım bütün her şey,buraya benimle birlikte geldi.Aradaki tek fark,daha önce bunlar bir merdivendeydiler,şimdiyse ufacık,pis,her basamağında milyonlarca küçük kaygı,iğrençlik,aşağılanma bulduğum bir merdivenler.”

Yazar,herkesin bildiği ama kimsenin dile getiremediği konulara ışık tutuyor aslında.Bize utançlarını ve hırslarını beraberinde götüren fakat onlarla yüzleşemeyen askerlerin günlüklerini gösteriyor.Paragrafın devamı ise şöyle: ”Burada manevi yönden her gün biraz daha alçaldığımı duyumsuyorum.En önemlisi de ne biliyor musun?Kendimi burada yürütülmekte olan görevler için yeterli bulmuyorum;korku benim kolay baş edebileceğim bir şey değil…”

3-Jack London,Vahşetin Çağrısı

Vahşetin Çağrısı

Tıpkı Coelho’nun Simyacı adlı romanındaki Santiago’nun kişisel menkıbesinin peşinden gittiği gibi,Buck adlı köpeğinde  varoluşunun ilkelliğine doğru sürüklendiğini görüyoruz.Mecburi olarak bir parçası olduğu serüven boyunca Buck’ın içgüdüsel değişimleri ile karşı karşıya kalıyoruz ve aslında kitabın başından beri bir imge olarak ortaya koyulan ”vahşet”,Buck’ın atalarından ona miras kalan ilkel ve vahşi yaşamdan başka bir şey değil.

”İşte o aynı kendinden geçme hali,sürünün başında,ayışığının altında,kaslarını sonuna kadar zorlayarak,önünde hızla kaçan canlı yiyeceği kadim kurt çığlıkları içinde kovalayan Buck’ı da etkisine aldı.Benliğinin derinliklerinin sesi,benliğinin kendinden de derin olan ve zamanın dölyatağına kadar giden parçasının sesiydi;haykırdığı.Onu etkisi altına alan şey, içinde sonuna kadar yükselen hayattı,varoluşun o büyük dalgasıydı.”

Buck’ın hikayedeki son sahibi Thornton ile olan ilişkisi üzerinde durulması gereken konulardan.Çünkü karşılaştıkları ve beraber yaşamaya başladıkları dönem,vahşetin Buck’ı daha çok çağırdığı ve içine çektiği zamanlara denk geliyor.Savaşmanın,bir canlıyı öldürmenin ve genel olarak zaferin tadını en çok aldığı günlerde,sahibine olan sadakat ve sevgisi Buck’ı diğer köpeklerden hemen ayırıyor.

”Spitz için hiç umut kalmamıştı.Buck amansızdı.Merhamet,daha nazik iklimlere has bir şeydi.”

İçindeki merhameti ve evcilliği tamamen kaybeden Buck,Thornton ile olan kuvvetli bağı yüzünden aslında hep bir ikilemde kalıyor.Doğa onu çağırırken Buck,çadırın içinde uyuyan sahibinin nefes alışlarını dinliyor.Bir kere çekip gitmeye kalkıştıysa da sahibine duyduğu şefkat ona engel oluyor.Bir köpeğin içinde bulunduğu bu ikircimli durumu London oldukça başarılı bir şekilde anlatıyor.Yani bir yandan vahşet çağırıyor,bir yandan ise şefkat…

4-William Shakespeare,Venedik Taciri

Venedik Taciri.jpg

Shakespeare’in usta ve sivri kaleminden yine eleştirel bir oyun daha.Yazar,Syhlock ve Antonio arasındaki borç ilişkisi ve bu ana olayı çevreleyen yan hikayeler üzerinden adalet sistemi ve kanunları mizahi bir ölçekte yorumluyor.Bunu yaparken de günümüzde hala güncelliğini koruyan anti-semitizme büyük ölçüde değinmekten geri durmuyor.

Kitabın kurgusu bir bakıma Shylock adlı Yahudi karakterin intikam duygusu ve Hristiyanlara karşı olan sürgit öfkesi üzerine konumlanmış durumda.Shylock yaşadığı toplumda sürekli hor görülen ve aşağılanan bir Yahudi tefeci.Yıllar boyunca bastırdığı duyguların tezahürü daha hikayenin başında yapılan bir anlaşmada okura kendini gösteriyor.Shylock,Antonio’ya verdiği parayı zamanında alamazsa,onun bedeninden yarım kilo et keseceğini söylüyor ve senet imzalanıyor.

Yazar,Venedik’teki kanunların üstünlüğünden çokca bahsederken,adalet sistemi ve bozuk hiyerarşiden şu şekilde yakınıyor:”Erdemin damgası olmadan nasıl onurlu olunabilir ?
Kimse hak etmediği onuru taşımaya kalkmasın.
Ah keşke soyluluk,unvanlar,görevler
Yalan dolanla kazanılmasa da,
O yüce onur,onu taşıyanın erdemleriyle ortaya çıksa!
Kim bilir şimdi başı açık kaç kişi şapka giyerdi o zaman!
O zaman emreden kaç kişi emir alırdı acaba?”

Shylock ve Hristiyanlık üzerinden devam edecek olursak,her sayfada öfkesini yüzümüzde hissettiğimiz güçlü ve derin bir karakter ile karşı karşıya kalıyoruz.Söylemleri kimi zaman kırıcı ve sert olsa da genellikle kara mizah çerçevesinden dışarı çıkmıyor.Özellikle kızı Jessica ile Lancelot’un diyaloğu,Shakespeare’in bu kitaptaki din eleştirilerine en iyi örneklerden biridir.

”Zaten önce de yeterli Hristiyan vardı,hatta şurada birlikte ve birbirimizden kopuk her birimiz bu kadar yaşamaya çabalarken.Böyle önüne geleni Hristiyan yapmaya kalkarsa domuz fiyatlarını gör sen.Herkes domuz yemeğe başlarsa,çok geçmez tonlarca paraya bile tütsülenmiş domuz pastırması bulamayız artık.”

Güçlü erkek kadın ilişkilerini,soluksuz sevgi ve arzu ikilemlerini,”mutlak bir adalet olabilir mi ?” sorusu üzerinden eleştirel bir şekilde anlatan,bittiğinde aklınızın hala yarım kilo ette kalacağı etkileyici bir oyun.

5-Ahmet Ümit,Beyoğlu’nun En Güzel Abisi

Beyoğlunun en güzel abisi.jpg

Ahmet Ümit polisiye romana karşı olan önyargıları bu kitapla bir kez daha yıkıyor.Başkomiser Nevzat,yardımcısı Ali ve kriminologları Zeynep Beyoğlu sokaklarında bir cinayeti daha çözmeye çalışırken,kitabın asıl konusunun bir cinayetten fazlası olduğunu görüyoruz.

‘’Hukukumuz da yaşadığımız yerler gibiydi,eskimiş,işlevini yitirmiş,çürümeye terk edilmiş,yıkılmak üzere…Böyle bir toplumda adalet gerçekleşebilir miydi?’’

Yazar akıcı ve oldukça doğal bir dille İstanbul’da yaşanan cinayeti anlatırken,romanın arka planına sokak çocuklarının hayatını,kadınların toplumdaki konumunu ve bu toplumun çürümüş adalet ile ahlak yapsını yerleştiriyor.1955 yılında gerçekleşen 6-7 Eylül olaylarından gezi parkına,faşizmin hoyratlığını okuyucunun gözüne sokmadan dile getiriyor.Neredeyse her Ahmet Ümit romanında olduğu gibi,İstanbul’un bozulan tarihi dokusu,Tarlabaşı ve Beyoğlu’ndaki rant kavgalarıyla bu kitapta da karşımıza çıkıyor.

Mafya hesaplaşması etrafında bir aşk üçgeni ve bu üçgen içinde dönüp duran cinayetin faili…

Bir cevap yazın