Site Loader

Agop Dilaçar. Asıl adıyla Hagop Martayan. 22 Mayıs 1895 yılında Ermeni bir ailenin oğlu olarak İstanbul’da dünyaya geldi. Annesinden Ermenice öğrenen Hagop, öğrenim dili İngilizce olan bir okulda eğitim hayatına başladı. Okulun haftalık dergisi, belki de onun dil ile ilgili aldığı ilk sorumluluktu. Öğrenim hayatına Robert Kolej’de devam eden Hagop, bütün seçmeli derslere girmesiyle dikkat çekmişti. Madencilik, yerbilim, mutfak gibi dersleri aldı. Bu aslında bize, ilerde iyi bir ansiklopedici olmasının altında yatan nedeni kanıtlamaya yeterliydi.

Çoktan üç dil bilen Hagop, burada Rumca ve İspanyolca öğrendi. Okuldaki yabancı uyruklu öğrencilerden ise Rusça ve Bulgarcayı tanıdı. Aslında dile olan ilgisi çoktan kendini belli etmeye başlamıştı. Türkçe derslerine giren öğretmeni ise Tevfik Fikret’ti. Hiçbir dersini kaçırmadan sevgiyle takip eden küçük Agop, Türkçeyi hep daha çok sevdiğini bize ilerde kanıtlayacaktı.

Okulu bilim ödülüyle bitirip mezun olduğu dönem, I. Dünya Savaşı’na denktir. Yedek subay olarak önce 2.Ordu’ya sonra da Kafkas Cephesi’ne gönderilir. Cephedeki başarısından dolayı madalya ile ödüllendirilen Agop’un, bu dönemlerde Alman subaylara Türkçe öğrettiği de söylenmektedir.

Yıl 1917 olunca Sovyet Devrimi etkisiyle azınlık subayları savaştan kaçmaya çalışırlar. Buna önlem amaçlı, onların güney cephesine gönderilmesi fikri öne atılır. O da gönderilenler arasındadır. Fakat o casus sanılır çünkü bir İngiliz subayıyla İngilizce konuştuğu görülür. Ve onu bu ihtimal nedeniyle Mustafa Kemal’in karşısına çıkarırlar. Belki de bu, böyle güzel bir sonuca gidebilen tek iftiradır. Mustafa Kemal ona neden kaçmadığını sorar. “Ben bu vatan için kan döktüm.” diyen Agop; madalyasının sahte olmadığını, Kafkas cephesinden kaçmayanın Şam cephesinden korkmayacağını anlatır. Ve Mustafa Kemal süngüsünün çıkmasını emreder. Üstünden bir de kitap çıkar, Latin harfleriyle yazılmış fakat anlatımı Türkçe olan bir kitap. Bu Paşa’nın dikkatini çeker ve kitapla ilgili sorular sormaya başlar, böylelikle muhabbetleri de başlamış olur. İşte Agop’un hayatını değiştiren tanışma böyle gerçekleşmiştir.

Savaştan sonra İngilizce öğretmeni olarak Robert Kolej’e geri döner. Sonra da Sofya’dan, ders vermek üzere çağrılır ve oraya yerleşir. Dil ile ilgili çalışmalarına devam eden Agop, burada Eski Türk Dili ve Uygurca dersleri verir. Aynı zamanda İstanbul’daki bir Ermeni gazetesine Türk dili ile ilgili yazılar yollamaktadır.

1930’lu yıllarda, Latin harflerinin kabulünden sonra, dil ile ilgili kapsamlı çalışmalara başlanmak istenmektedir. Ve o zamanki adlandırması ile Türk Dili Tetkik Kurumu yani Türk Dil Kurumu, 26 Eylül 1932’de 1.Türk Dili Kurultayı’nı toplar. Türk dili ile ilgili araştırmalarıyla bilinen Agop Martayan, Mustafa Kemal’in özel davetlisi olarak bu kurultaya çağrılır. Yaptıklarını, yapacaklarını anlatmış ve büyük bir ilgi ile dinlenmiştir. Bugünden sonra kendini Türk diline adayan Agop İstanbul’a yerleşir. 2. Türk Dili Kurultayı’ndan sonra kendisine Türk Dil Kurumu Başuzmanı görevi verilir. Bundan sonra da Ankara’ya yerleşir. Türk Dil Kurumu’ndaki masası ve dil toplantıları arasında geçen ömründen oldukça hoşnut olduğunu söyler. En çok da Ankaralı olmayı sevdiğini söyleyen Agop, 45 yıl bu görevde kalmıştır.

“Yaşamım burada, Türk Dil Kurumu’ndaki masamda bitsin isterim.”

Yabancı sözcüklerin köküne inmede, onları açmada iyi olduğundan ve bu konu üzerinde çok çalıştığından Mustafa Kemal ona “Dilaçar” soyadını uygun görmüştür. O da memnuniyetle kabul etmiştir. Türkçeye ve Türkiye’ye, Mustafa Kemal’e, Türk devrimine sıkı sıkıya bağlı bir bilgin olan Dilaçar, Mustafa Kemal’e, Atatürk soyadı verilmesini teklif eden kişidir. Belki de bu onun teşekkürüdür.

“Beni buraya Atatürk getirdi. Ölünceye kadar O’na ve Türkçeye layık olmaya çalışacağım.“

Türkçe, Ermenice, İngilizce, Bulgarca, Almanca, Uygurca ve daha birçoğunu bilen Agop Dilaçar; hiçbir zaman çok dilliliği kabul etmemiştir. Türkçeye bağlanmıştır. Dilimize giren yabancı kökenli kelimeleri değiştirme yoluna bile gitmiştir. Bazen de bu yabancı kelime ve kavramlara Türkçe karşılık üretme yolunu seçmiştir. Türkçenin dünya tarihindeki ilk dillerden olduğunu savunan “Güneş Dil Teorisi”ne de destek olmuştur. Dilde sadeleşmeden öte dilin özelleşmesi için çaba göstermiştir. Soyadının da dediği gibi, yabancı sözcüklerin kökenleriyle ilgili ayrıntılı belgeler de sunmuştur. Türk Dil Kurumu’nun o zamanki yabancı kaynaklarda görüşmelerini yapan Dilaçar, TDK kütüphanesinin zenginleşebilmesi için de elinden geleni yapmıştır. Türkçe ve lehçeleri, tasnif meseleleri üzerine yazdığı her yazı ise dilciler için oldukça değerlidir.

Maalesef dilediği gibi olmamış ve 12 Eylül 1979’da bir hastane odasında bize veda etmiştir.

Şunu söylemeliyiz ki o, yazılarında çoğunlukla A. Dilaçar imzasını kullanmıştır. Ama bu Ermeni olduğu ve Agop ismini kullanmaktan çekindiği için değildir. Kendisi soyadını adı gibi gördüğünü dile getirmiştir. Çünkü o soyad, ona Atatürk tarafından bahşedilmiştir. Böyle bir sevgiyi dile getiren bu imza, bugün başka yönlere çekilip kullanılabiliyor. Bir sokağa ismi, ismi geçmeden verilebiliyor. Bu sevgi biraz işimize geliyor ve bugün manipüle edilebiliyor. Bunun doğruluğunu biz, size bırakalım.

Ama her şeyden öte unutulmamalıdır ki; o beden hangi ad ile adlandırılırsa adlandırılsın, ister Hagop Martayan ister Agop Dilaçar hatta ister TRT deyişiyle Adil Dilaçar ya da A. Dilaçar, o dile verdiği emeklerin karşılığında sonsuz teşekkürü hak eden bir bilim insanıdır.

Biz de bugün, 12 Eylül’de, onu ölüm yıldönümünde saygı ve sevgiyle anıyoruz. En çok da teşekkür ile.

Çağla Karagöz

Çağla Karagöz

Bir cevap yazın

Bizi Takip Edin

Araç çubuğuna atla