"Tutkulu, Bölük Pörçük Bir Kız" ; Sylvia Plath

 

“Çok açıkça, çok çaresizce sevilmeyi, sevebilmeyi istiyorum. Hala çok safım; neyi sevip neyi sevmediğimi çok az biliyorum ama lütfen bana kim olduğumu sorma. “Tutkulu, bölük pörçük bir kız,” belki?

Sylvia 1932’de ABD’nin Boston kentinde dünyaya geldi. Annesi Avusturyalı babası ise Almandı. Henüz sekiz yaşındayken babasını kaybetti ve ardından ilk şiirini yazdı. Hayatı boyunca babasından nefret etti ve daima annesini suçladı.

“Ben, sekiz yaşından sonra baba sevgisi nedir, kan bağı olan bir erkek tarafından sevilmek nedir bilmedim. Annem beni hayatım boyunca hiç vazgeçmeden sevecek tek adamı öldürdü: Bir sabah gözlerinde asil gözyaşlarıyla içeri girdi ve bana onun tamamen gittiğini söyledi. Bunun için ondan nefret ediyorum. Ondan nefret ediyorum çünkü babam onun tarafından sevilmiyordu. Babam bir canavardı. Ama onu özlüyorum. Yaşlıydı ama onunla evlenip onu benim babam yapan annemdi. Onun suçu bu. Gözlerine lanet olsun.” 

Hayatının son günlerine dek ondan alındığını düşündüğü babası yüzünden canı yandı. 25 Şubat 1956 yılında günlüğüne şunları yazmıştı;

Bu sabah psikiyatra gittim ve onu sevdim: Çekici, sakin ve bütün o yaş ve tecrübeleri bir mahzende sakladığı hissiyle saygıdeğer. Babammış gibi hisettim, neden olmasın? Gözyaşlarına boğulup, baba, baba avut beni, demek istedim.”

TELEMMGLPICT000125709660-xlarge_trans_NvBQzQNjv4BqxE6WYbzRGIq7DYNoS4-zinA4jfmUlGLwXRgQg3wF9CQ

Çocukluğundan beri manik depresif bozukluğuyla boğuştu Sylvia, “Anlaşılması mümkün olmayacak kadar hasta ve üzgünüm.” diyordu. İlk İntihar girişimini 1950’de lisedeyken gerçekleştirdi ve ardından akıl hastahanesine yatırıldı. Kendi yaşamından yola çıkarak yazdığı, hayatının tam da bu dönemini anlatan “Sırça Fanus” kitabını ölümünden bir ay önce, başka bir isimle yayımlattı.

Sırça Fanus kitabından; “Ona bedenim hasta olsaydı sorun olmayacağını, kafamın hasta olmasındansa bedenimin hasta olmasını yeğlediğimi söylemek istedim, ama bunu anlatmak öylesine karmaşık ve yorucu geldi ki hiçbir şey söylemedim. Yalnızca yatağıma bir kez daha gömüldüm.”

“Çünkü nerede olursam olayım -bir gemi güvertesinde, Paris’te bir sokak kafesinde ya da Bangkok’ta- hep aynı sırça fanusun içinde kendi ekşimiş havamda bunalıyor olacaktım.” 

“Sırça  fanusun havası çevremi sarmıştı, kımıldayamıyordum.” 

hughesplath2

Daha sonraki yıllarda kazandığı Fullbright Bursu’yla Cambridge Üniversitesi’nde öğrenim gördü. Başarılı bir öğrenci olan Plath, şiirlerini üniversitenin öğrenci gazetesi olan Varsity’de yayımladı.  Plath bu okulda 1956 yılında evleneceği, hayatının aşkı, ingiliz şair Ted Hughes ile tanıştı. Evlendikten sonra Boston’da yaşamaya başladılar, Plath hamile kalınca ise İngiltere’ye geri döndüler.

Ted Hughes, Sylvia için hayattaki en önemli insandı. Bütün sırlarını kocasına açmıştı. Ted ve kendi dışındaki herkese nefret duyduğundan, Ted’e ve kendine inanıp, başka hiç kimseye güven duymayışından defalarca kez bahsetmişti günlüğünde. Babasızlığının etkisiyle onu koruyup kollayacak, bedenini ellerine teslim edebileceği bir erkek aramıştı ömrü boyunca. Hayatındaki eksik baba figürü Ted’idi onun için. Meslektaşı olan kocasının başarılarından gurur duyuyor, ona sonsuz bir saygı besliyordu.

 

“Evet, körkütük sana aşıktım; hala da öyleyim. Daha önce hiç kimse içimde böylesine şiddetli bir fiziksel çoşku yaratmamıştı.”

“Seni bütün kalbim, ruhum ve bedenimle seviyorum; güçlü yanlarınla olduğu gibi zayıflıklarınla da; ki benim için bir adamın zayıflıklarını bile sevmek hayatımda daha önce asla yapmadığım bir şey.”

“Hayatta her şeyden çok sana bir oğlan çocuğu doğurmak istiyorum ve Phèdre gibi, içim kendi alevimin karanlığıyla doluyken dolaşmak istiyorum, hangi tevazu, hangi gurur engel olacak bana?”

“Onunla yaşamak hiç bitmeyen bir hikaye dinlemek gibi: Karşıma çıkan en büyük, en yaratıcı zeka onunki. O kafanın içinde giderek büyüyen alemlerde sonsuza dek yaşarım.”

6a00d8341c630a53ef01348804300b970c-800wi

Hayatı boyunca kendini kapana kısılmış hisseden, özgür olmak isteyen, toplum tarafından belirlenmiş erkeklik ve kadınlık rolleriyle mücadele eden sonra Sylvia evlendikten sonra yaratıcılığının söndüğünü ve kısıtlandığını hisseder. Bu sebeblerden dolayı çocuk doğurmaktan, evde otutup kocasını bekleyen bir kadın olmaktan hep korkmuştut. Çiftin iki çocuğu olmasıyla birlikte Sylvia, o olmaktan korktuğu ev kadınına dönüşmüştü.

“Beni bundan, zeki yalnız, bekar kadınların damarlarında dolaşan o buruk, ekşi limon asidinden kurtar. Çaresizliğe düşmeme ve teselli arzusuyla onurumu bir kenara atmama izin verme;  içki içmenin ve kendimi tanımadığım adamların üstüne atmanın ardına saklanmama izin verme; zayıf olmama ve başkalarına içimin kan ağladığını, günden güne nasıl damla damla aktığını, biriktiğini ve pıhtılaştığını anlatmama izin verme.”

“Bir şekilde hep onunla yaşamak istiyorum ben: uyanıp bana günaydın dediğini görmek ve ona çocuklar doğurmak: onun çocuğunu taşımak eşsiz bir gurur olurdu. Tanrım. Sıradanlaşmaya katlanamam. Bunun olmasına izin verme; çıkar at içimden, ne yapacağına karar ver ve onu yap.” 

fft351_mf25486622.Jpeg

Sylvia bütün benliğini ilişkilendiriği bu adam tarafından aldatıldığını ilk kez 19 Mayıs 1958 tarihinde fark eder buna rağmen evlilikleri devam eder. Ted, Sylvia’yı aldatmaya devam ettikçe Sylvia erkekleri cezbetme yetisini kaybettiğine inanır ve bunu bir kompleks haline getirir, kendine her geçen gün acımaya başlar. Ted, Assia Wevill adında şair bir kadınla Sylvia’yı aldatmaktadır ve üstelik Assia Wevill de evlidir. Assia ve kocasının Ted ve Sylvia’nın evlerinin yakınına taşınması ve Plath’in aldatılmaktan bunalması üzerine Sylvia ilk çocuğuna hamileyken boşanma işlemlerini başlatır. Ancak bir süre sonra barışmaya karar verip bir çocuk daha yaparlar. Fakat ne olursa olsun bir daha hiç düzelmeyecek bir yara almıştır Sylvia.

Bu dönemde “Hayatımın en güzel şiirlerini yazıyorum.” der. Şiir alanında Sylvia’yı daima gölgede bırakan Ted ile savaşmak zorunda kalır Plath. Kadın olmanın, anne olmanın, herkesçe tanınmanın savaşını da vermektedir aynı zamanda. Son şiirlerinde görüldüğü üzere  ölüm isteği daha da derinleşen Sylvia 11 Şubat 1963 gününde intihar etme denemelerinden birini gerçekleştirmeye karar verir. İkinci katta bulunan çocuklarına kurabiye ve süt hazırlar, odalarının kapısını kapatır ve aralıkları bantlar ardından fırın gazını açarak kafasını fırına sokar.

Bazı insanlar tarafından Plath’in Londra’daki evinde kafasını gazlı fırının içine sokmadan önce bıraktığı not sebebiyle asıl amacının kendini öldürmek değil, yardım istediğini anlatmak istediği düşünülmekte. “Dr. Holden’i arayın.”

Sylvia’nın intihar ettiği sırada Assia Wevill, Ted’in çocuğuna hamiledir ve bebeğini aldırmaya karar verir, Sylvia ile Ted’in çocukları Frieda ve Nicholas’a bakmaya başlar. Ted’in çevresi tarafından küçümsenen ve şiirleri beğenilmeyen aynı zamanda Sylvia’nın intiharı yüzünden suçlanan Assia Wevill oldukça bunalmıştır. Sylvia gibi Ted’in başarılarının gölgesinde şairliğini sürdüremez hale gelmiştir. 23 Mart 1969’da 4 yaşındaki kızı Shura ile birlikte tıpkı Sylvia gibi fırının gazını açıp hayatına son verir. Plath ve Wevill’in trajik intiharlarının ardından Ted Hughes, Assia’nın intiharının “önlenebilinir”, Plath’in intiharı’nın ise “önlenemez” olduğunu söylemiştir.

Ayrıca Plath’in oğlu Nicholas’ta annesinin izinden giderek 47 yaşında Alaska’dakl evinde kendini asar.

hqdefault
Ted Hughes ve Assia Wevill

Sylvia Plath bizlere kadın yaşamını gerek romanlarında, gerek şiirlerinde ve günlüklerinde yansıtması  sebebiyle feminist edebiyatın en çarpıcı isimlerinden biri oldu. Amerikan edebiyatının ilk feminist romanı olan Sırça Fanus’un yazarıdır Plath. Sıradan bir erkek veya kadın olamayacağına inanmış, içinde bir parça erkekte bulunduğunu fakat kadın olduğu için kapana sıkıştığını yazmıştı günlüğüne. O kadın veya erkek değil, kendi çapında küçük bir Tanrı olmak istemişti hep.

“Benim hayatımın amacı ne ve onunla ne halt edeceğim? Bilmiyorum ve korkuyorum. Asla istediğim bütün kitapları okuyamayacağım; olmak istediğim bütün insanlar olamayacağım ve yaşamak istediğim bütün hayatları yaşayamayacağım. Kendimi istediğim bütün becerileri edinecek kadar eğitemeyeceğim. Bunları neden istiyorum? Hayatımda mümkün olan zihinsel ve fiziksel tecrübelerin tüm renklerini, tonlarını ve çeşitlerini tatmak, hissetmek istiyorum. Ve korkunç derecede sınırlıyım.”

“Öfkeli miyim? Evet. Neden mi? Çünkü Tanrı olamam -ya da sıradan bir kadın-veya erkek- ya da aslında herhangi bir şey olmam mümkün değil. Ben hissettiğim, düşündüğüm, ve yaptığım şeyim. Varlığımı yapabileceğim ölçüde etraflıca ifade etmek istiyorum çünkü varlığımı ancak bu şekilde canlı tutabileceğim fikrine kapıldım.”

“Ben kız olmaktan hoşlanmıyorum çünkü bu durumda bir erkek olmayacağımın farkına varmam gerekiyor. Başka bir deyişle, bütün enerjimi eşimin zoruyla, onun yönlendirmesiyle harcamam gerekiyor. Kendi özgür irademle yaptığım tek şey o eşi kabul etmek ya da reddetmek.”

syvlia5

“Her şeye razı olanı sessizce karşılık veren ve kabul eden ben  değil miydim? Bir erkeği kendinden nefret etmeye sevkten suçlu değil miydim? Ve aslında bütün bunlar bunun bir erkek dünyası olduğu gerçeğinden kaynaklanmıyor mu? Çünkü bir erkek önüne gelenle yatmayı seçse bile, önüne gelenle yatma fikrine bütün zarafetiyle hala burun kıvırabilir. Kadının kendisine sadık olmasını, onu kendi arzularından kurtarmasını talep edebilir. Ama kadınlarında arzuları vardır. Kadınlar neden duygu bekçisi, bebek bakıcısı, erkeğin ruhunun, bedeninin ve gururunun besleyicisi konumuna indirgenmeli ki? Bir kadın olarak doğmak benim korkunç trajedim. Ana rahmine düştüğüm andan itibaren bedenimde penis ve testisler yerine göğüsler ve yumurtalıklar tomurcuklandırmaya; tüm eylem, düşünce ve duygu çemberimin kaçınılmaz kadınsılığımla kesin bir çizgiyle sınırlandırılmasına mahkûm edildim. Evet, sahnenin dinleyen, kaydeden, isimsiz bir parçası olmaya duyduğum yıkıcı arzularım, hepsi ama hepsi; yol işçileri, denizciler ve askerlerle, meyhane müdavimleriyle haşır neşir olduğum, kız olduğum, daima taciz ve tecavüz tehlikesi altındaki bir dişi olduğum gerçeğiyle yerle bir oluyor. Erkeklere ve onların hayatlarına duyduğum ilgi, onları baştan çıkarma arzusu ya da cinsel birliktelik davetiyesi olarak yanlış yorumlanıyor. Fakat Tanrım, ben herkesle elimden geldiğince derinlemesine konuşmak istiyorum. Açık bir arazide uyuyabilmek, Batı’ya seyahat edebilmek, geceleri özgürce yürüyebilmek istiyorum…”

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir