VAROLUŞÇU PSİKİYATRİ NEDİR?

Engin Geçtan’ın kitabını okumaya başladığımda bu iki kavramın beraber ne kadar güzel ve anlaşılabilir olduğunu fark ettim. Elbette psikoloji dalı içerisinde yer alan her kavramın sağlıklı bir şekilde anlaşılabilmesi için en az bir kere, okuyucuya açıklanması gerektiği düşüncesindeyim ki yazar da aynen böyle yapıyor.

İlk kitabını okumaya başladığım andan itibaren bende hayranlık uyandıran ve geçen yıl içerisinde kaybettiğimiz Geçtan, insanın yaşam süreci içerisinde yaşayabileceği belki de her tecrübe ve duyguya, yazılarında yer vermiştir. Kendisinin 1932 doğumlu olduğunu hatırlatmakta fayda var ve dolayısıyla ortaya koyduğu fikirlerin size yeni gelmemesi doğal olacaktır.

Varoluşumuzun başından beri biz insanlık olarak içimizde barındırabileceğimiz her türlü duyguya sahibiz: acı, acımak, aşk, cesaret, fanatizm, hırs, borç, kin, kıskançlık, korkaklık, korku, merak, merhamet, mutluluk, mutsuzluk, nefret, sevgi, tutku, umut, utanç, çaresizlik, öfke, özlem, üzüntü, imrenmek, şefkat, şüphe…

Bu duyguların toplum algısı içerisinde “negatif” olarak anılanlarını daha az yaşamaya ya da inkâra meyilliyiz. Oysa insan bir bütünden oluşur ve en küçük bir parçasını bile inkârı , insanın kendisini varedememeye sürükler.

Varoluşçu psikiyatri diğer bir tabirle ontoloji, varlık felsefesini de içine katan bir düşünce ve tedavi biçimidir. Her daim anı kavramak ve yaşamaktan bahseden insana denk olarak varoluşçu psikiyatri de, kelimenin tam anlamıyla bu anlarla ilgilenmektedir. Yunancada varolma anlamına gelen ‘ontos’ sözcüğünden türeyen bu kavram, insanı birimler ve mekanizmalar topluluğu olarak açıklamak yerine öylece “olmakta olan” bir varlık olarak anlamaya çalışır.*

On dokuzuncu yüzyıl Avrupası’nda duyguların giderek çalışma tutkusuna ve katı ahlak kurallarına kanalize edilmesi, kişiliklerin de birbirine yabancılaşmış bölümlere ayrılmasına neden oldu. Giderek olması gerekeni yaşayan bir dünya oluştu. Kişilikte bölünmeler, sanayileşmeyle birlikte, neden-sonuç yönünden birbirlerini etkileyerek günümüze kadar geldiler. Mantık da yeni bir tür tekniğe indirgendi. Olması gerekeni yapalım derken, olmakta olanı yaşayamayan insanlar topluluğu ortaya çıktı.”

 “… insanın kendini yöneten sistemler ağına isyan etmekle yetinmesi, yaşamakta olduğu yabancılaşmaya çözüm getiremez. İnsan ve geliştirmiş olduğu sistemler arasındaki iki yönlü etkileşim nedeniyle, bireye de içinde bulunduğu koşullara rağmen kendini varetmeye çalışma sorumluluğu düşmektedir.”

Varoluşçu psikiyatri, hastanın geçmişinden ve geçmişinin etkisindeki şu andan çok, etkileşime geçen psikiyatrın iletişim içindeki tavrı ve değişken tedavi yöntemleri doğuran davranışlarının bir sonucudur. Psikiyatrın bu süreç içerisindeki temel davranışının amacı insanın kafasında yaşadığı dünyayı anlayabilmektir.

“Yirminci yüzyılın başlarında Sigmund Freud ve onun geliştirdiği psikanaliz, yalnızca bu boşluğu önemli ölçüde doldurmakla kalmamış, insanın kendine bakış açısını temelinden değiştiren bir devrimi de gerçekleştirmiştir. Davranışları, insanın biyolojik kökenli güdüleri ile toplumun kendisine yönelik beklentileri arasındaki çatışmanın yarattığı dinamik güçlerle açıklayan psikanalitik kuramı, aynı zamanda insanın kişisel tarihçesi içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayan bir gelişim kuramı ile desteklenmiştir.”

Kuram babası Sigmund Freud’un geliştirdiği psikanaliz yöntemine göre, kişilik kendi içinde üçe ayrılır: biyolojik dürtüleri gidermeye odaklanan ‘id’ ve toplumun beklentilerini simgeleyen ‘süperego’ birbirlerinin karşıt talepleri doğrultusunda süregelmektedir. ‘Ego’ ise, id ve süperego arasında konumlanan ve günümüzde kelime anlamı her ne kadar negatif bir çağrışım yapsa da denge kavramını tanımlayan en önemli  güçtür.

Tüm bu kavramları ve gelişim sürecini baz alan ontoloji, gerçeğin kendisinden çok, iletişimde bulanan kişinin kurduğu ilişkinin kalitesiyle ilgilenir. Şunu da belirtmekte fayda var ki bir psikiyatr, ne kadar bilgili ve deneyimli ise bu tedavi yöntemi de o oranda olumlu sonuç verecektir.

Ölüm, varoluşumuzun son bulduğunun bir kanıtı olsa bile, nefes alıp verdiğimiz sürece dahil olma ihtimalimizin bulunduğu daha kötü bir ihtimal mevcuttur: varolduğumuzu hissedemeden yaşamak.

“Varolmamaya karşı gelebilmenin yollarından biri; anksiyetemizi, düşmanca duygularımızı ve saldırganlığımızı kabul edebilmektir. Bu arada kabul sözcüğü ile anlatılmak istenen, bu duyguları bastırarak kendi varoluşumuza yabancılaşmak yerine, onlara katlanmak ve hatta bu duyguların gücünden mümkün olabildiğince ve yapıcı bir biçimde yararlanabilmektir.”

Otto Rank’ın psikanaliz yerine kullanmaya başladığı psikoterapi kavramı –günümüzde de aşina olduğumuz adıyla- içimizdeki dürtüleri en öz tanımıyla bağımlılık ve bağımsızlık olarak adlandırır. Bizler doğum anımızda, yaşamımızın ilk bağımlılığı olan ana rahmi konforunu bir kenara bırakarak bireyleşme ve özgürleşme yolunda ilk adımımızı atarız. Bir bebeğin ilk tepkisi, karşılaştığı tamamen farklı bu ortama karşı bir anksiyete durumu geliştirmek ve ağlamaya başlamaktır. Bunun bir tekrarı niteliğini taşıyan durumlarla hayatımız boyunca karşılaşmaya devam ederiz. Bireyin kendini varetmeye yönelik attığı her adım reddedilme ve yenilgiyle karşılaşma riski barındırır ve Rank’ın tanımlamasıyla “yaşam korkusu” olarak hayatlarımızda yer eder.

“Dölyatağı içine dölüt, çevresiyle sürdürdüğü ortakyaşamın bir parçasıdır. Doğum, bu beraberliğin ölümü anlamına gelir ve insanın yeni ilişkiler kurabilmek için önceki beraberliklerini terk ederken yaşadığı anksiyetenin prototipi olmaktan öte bir anlam taşır: doğmak için ölmek. Başka bir deyişle, insanın bağımsız bir varlık olarak yaşayabilmesi için bir önceki ortak yaşamına son vermesi gerekir.”

Bu korkuya eşlik eden bir diğer duygu suçluluk, insanın gelişim süreci içerisinde hayatındaki figürlere karşı geliştireceği karşıt düşüncelerden kaynaklanır. Bu karşıt düşünceleri geliştirirken reddedilme riskini de göze alan birey, hem varolma ve özgürleşme; hem de ana rahminden hatırladığı tanıdıklık duygusu ve onaylanma isteği arasında bir seçim yapmak zorundadır.

Rollo May’e göre anksiyete, insanın tümden özgür olduğunu ve varoluşunun kendi sorumluluğu altında şekillendiğini fark ettiğinde yaşadığı tehdit algısıdır. Bu tehdit algısından kaçınmak için insan, çoğu zaman özgürlüğünden kaçmayı seçebilir çünkü varoluş potansiyeli, beraberinde yok olma ihtimalini de getirir. Otto Rank, ortaya çıkan bu korku ve suçluluk durumunu da “ölüm korkusu” olarak tanımlamıştır. Kendi potansiyelinin farkında olan ve bundan kaçmayı seçen insan, bu sefer ise potansiyelini reddetmesinden doğan bir suçluluk geliştirecektir. Kişi bu sefer gerçekten suçludur ve bu “ontolojik suç” olarak adlandırılır.

“… Oysa ontolojik anksiyete, anlamsız bir dünyadaki sınırlı yaşamımıza anlam katıp katmadığımız konusunda yaşanan bir kaygıdır. Ontolojik suç ise bu sorumlulukla yüzleşmekten kaçınmamızın bize yaşattığı olgudur. Tabii ki ontolojik suç deyimiyle anlatılmak istenen, bir insanın yaşamına anlam katıp katmadığını düşünmesi değil, herhangi bir andaki varoluşumuzu algılayabilme ve bunu yaşantıya dönüştürebilme özgürlüğünü ya da hafifliğini yadsımaktır.“

Özbilime göre, eylemlerin nedenlerine odaklanmaktan çok ne yaşadığımızı kavramaya başladığımızda, nedenler kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Varolma girişimi de aslında “ne” yaşadığımızı kavramakla başlar. Kendi durumunu ve potansiyelini kabullenmiş insan, kendini varetme girişimleri içerisinde karşısına çıkan anksiyeteyi de kolaylıkla yenebilecektir.

KAYNAK:

Engin Geçtan, Varoluş ve Psikiyatri, 2002, Metis Yayınları

Engin Geçtan, İnsan Olmak, 2002, Metis Yayınları

Bir cevap yazın