Site Loader

“Kuş bir içi, bir de dışı olan bir hayvandır. Dışını kaldırırsanız içini görürsünüz, içini kaldırırsanız ise ruhunu.”

Bu tür günlük ve sıradan konuşmalarla başlar usta yönetmen Jean-Luc Godard’ın 1962 yapımı filmi Vivre sa vie. “Hayatını Yaşamak” olarak dilimize çevrilen film, 22 yaşındaki Nana’nın hayatını keskin bir karar üzerine yeniden şekillenmesini 12 bağımsız tablodan (bölümden) oluşan bir kurguyla verir. Godard’ın üzerindeki etki, temelini Sartre ve Marleau-Ponty’den alır. Ona göre film tam anlamıyla izleyiciye aittir. Kurgu bütünlüğü sağlamayan bölümlerden oluşan Vivre sa vie, ana karakterin hayatından sadece belirli kesitleri sunmasına karşın, arka metni kafamızda oluşturup tamamlayabilmemize olanak tanır. Esen Çoşkun’a göre bu yapının oluşturulması, bir anlamda izleyicinin benzer şeyleri yaşamış ya da düşünmüş olmasından kaynaklanmaktadır. (Dünya Sinemasında Akımlar, 2017, Nisan)

Güzelliği ve çekiciliği çevresi tarafından da onaylanan baş karakter Nana, akrist olma hayaliyle kocasını ve çocuğunu terk etme kararı alır. Bu kararın veriliş sürecine filmde asla şahit olmayız ki zaten Yeni Dalga, önemli sahneleri es geçerken, en sıradan sahnelere dakikalar ayırabilir. Nana’nın aynaya yansıyan siluetinin hayal meyal seçilebildiği, terk etmeye hazırlandığı kocasının yüzünü ise asla göremediğimiz bir sahneyle başlar film, bu da Godard’ın ilginç yönetim tarzının bir kanıtı niteliğindedir.           

Film hangi yılda, nerede geçer ve hangi iç mekanları kullanır? Genellikle Paris’in sokaklarında, elde bir kamerayla çekilen Yeni Dalga filmleri, bize bu bağlamda bir ipucu sunmaktan uzaktır. Zaman ve mekan kavramlarının akla gelmediği ve sorgulanmadığı bir bağlamda film devam ederken, Godard bu hamlesiyle de gelenekselleşmiş sinema kalıplarının ötesine geçmeyi çoktan başarmıştır.

            Nora: Bir Bebek Evi’ndeki Nora’yı, minik bir isim benzerliğiyle de çağrıştıran Nana,  “güvenli ve alışılmış” olanın dışına adım atmış, yeni hayatının planını çizmeye çalışmaktadır. Henrik Gibsen’in yazdığı, 1879 yılının Norveç’inde geçen oyunu, dönemine göre oldukça yankı uyandırmıştır. Mevcut olunan kültür dayatmalarıyla kadının üstüne işlenmiş toplumsal rol ve cinsiyet kalıpları bu oyunda ters yüz edilmiş , “feminist metin” olduğuna kanaat getirilmiştir. Vivre sa vie’de de, bir yandan yalnız bir kadının hayat idame ettirme serüvenine dahil olurken, bir yandan Nana’nın diğer insanlarla girdiği sıradan fakat çarpıcı diyologlar, seyirciyi hayat hakkında düşündüren niteliktedir.

Anna Karina, Nana Kleinfrankenheim rolünde.

“Neden insanlar sürekli konuşmak zorunda? Belki de bu kadar çok konuşmamalı ve hayatı sessizce yaşamalıyız. Ne kadar çok konuşursak kelimeler de anlamlarını o kadar yitiriyor.”

II. Dünya Savaşı sonrasındaki 30-35 yıllık süreçte gücünü Amerika’da arttıran kapitalizm, 20. yy’ın en kalabalık ve en coşkulu ayaklanmaları yaşattı. 1960’lı yılların özgürlük hareketleri açısından çalkantılı dönemine denk gelmesi sebebiyle Godard,  Une femme est une femme (Kadın Kadındır, 1961), Le mepris (Nefret, 1963), Une femme Mariee (Evli Bir Kadın, 1964), Masculine-Feminine (Erkek-Dişi) gibi filmlerinde, kadının toplumsal durumunu ve fahişeliğini tartışmıştır.[1] Aslen satılık olan beden midir, yoksa ruh mu? (Dünya Sinemasında Akımlar, 2017, Nisan, Syf: 224)

“İlham peri”si Anna Karina’yla yaklaşık altı yıl evli kalan Godard, filminde bir fahişenin hayatını işliyor olmasına rağmen, Karina’yı erotik sahnelerin hiçbirinde çıplak olarak kameraya yansıtmamış olması dikkat çekicidir. Otelde arkadaşını arayan Nana’nın, oteldeki odaların kapılarını teker teker açtığını ve kadın bedenlerinin estetik pozisyonlarda, Antik bir Yunan heykelini andırır halde kameraya yansıdığını görürüz. Filmde çıplak bedenlere yer verilen sahneler, bununla sınırlı kalmıştır.

Bence yaptığımız her şey bizim sorumluluğumuzda. Özgürüz. Elimi kaldırıyorum “ben sorumluyum”, başımı çeviriyorum “ben sorumluyum”, üzgünüm “ben sorumluyum”, sigara içiyorum “ben sorumluyum”, gözlerimi kapatıyorum “ben sorumluyum”. Bazen sorumluluğumu unutsam da, hayat bu ve dediğim gibi ondan kaçış yok. Yine de her şeye rağmen yaşamak güzel. Sadece hayatın tadını çıkarmaya çalışmalısın. Sonunda her şey olacağına varıyor.”

Güzelliğini ve alımını kullanarak birçok erkeği etkilemeyi başaran Nana Kleinfrankenheim, son ana kadar soğukkanlılığını korur korumasına ama sahip olduğu yaşam koşullarını içten içe sorgulamadan duramaz. Filmin son tablosunda okunan Edgar Allen Poe’nun şiiri Oval Portre’de bahsi geçen kadın, betimleniş şekli ve Godard’ın tercih ettiği kamera açılarıyla birleşince, bize Nana’nın film boyunca tekrar ettiği duruş ve bakışları anımsatır.

“Sully’nin (Louvre Müzesi’nin Sully kanadından bahsediyor.) ünlü baş portrelerinin stiline yakın duran, teknik tabiriyle “vignette” denilen tarzda çizilmiş, yalnızca baş ve omuzlardan ibaret bir portre. Gövde, kollar ve hatta o parlak saçların uç kısımları bile arka planı oluşturan derin karanlığın gölgesinde eriyip gitmiş. Sanatsal anlamda belki de hiçbir şey bu portre kadar takdire şayan olamazdı.”

Fransız Yeni Dalga’nın biçimsel olarak temel aldığı tüm basamakları teker teker çıkıp akımın en “kült” fimlerinden biri olmayı başaran Vivre sa vie, var edilmeye çalışılan bir hayatın, insanı nasıl kaybolmaya sürüklediği üzerine ironik bir örnek. Nana da, geldiği o son noktada kendine şu soruyu soruyor: “Neyi yanlış yaptım?”

Geçmiş günlerde kaybettiğimiz Anna Karina’yı sevgiyle anıyoruz.

Işıl Ayçiçekka

Bir cevap yazın

Bizi Takip Edin

Araç çubuğuna atla