Woody Allen’ın konformist insanı : ‘Zelig’

82 yıllık yaşamına onlarca sinema filmi, edebiyat eseri sığdırmış Amerikan yazar, film yönetmeni, senarist, aktör, komedyen Woody Allen, çeşitli alanlardaki eserleriyle günümüzde beğeniyle adından sıkça söz ettiren bir sanatçı.

Sinemaya katkıları yadsınamaz derecede olan Woody Allen; senarist ve yönetmen olarak Annie Hall, Manhattan, Paris’te Gece Yarısı, Mavi Yasemin gibi dünya çapında popüler filmlere imza atmıştır.

1983 yapımı Zelig, aynı popülariteye kavuşamasa da şahsen en beğendiğim ve bir film için kısa olmasına rağmen farklı konulara değinen, oldukça etkileyici bir sinema yapıtı.

Pek çok yönüyle ele alınması gereken Zelig, 1 saat 15 dakikada felsefe, psikoloji, sosyoloji ile ilgili nice dersler veren ve gerçekleri yüzümüze tokat gibi indiren siyah-beyaz bir mokümanter. Allen’ın deyişiyle “yarı-belgesel”.

İnsanın içinde, toplumda medya ile yaşadığı savaşın küçük bir gösterisini sunuyor aslında Leonard Zelig’in hayatı. Film, iki ana karakter etrafında şekillense de, Susan Sontag ve Saul Bellow gibi yazarların yorumlarıyla ayrı bir tat kazanıyor.

Boston’da aşırı zengin insanların bulunduğu bir partide F. Scott Fitzgerald’ın dikkatini önce aristokrat görünümüyle, sonrasında demokrat olduğunu iddia etmesiyle çeken Leonard Zelig, çok kısa bir sürede toplumun ve medyanın dikkatini çekiyor. Kabul görmek için bulunduğu topluluğun şekline bürünen Zelig, halk tarafından “bukalemun insan” olarak anılmaya başlıyor.

Halk tarafından yoğun ilgi gören Zelig, nihayetinde sorunun fiziksel değil psikolojik olduğunu düşünerek Dr. Eudora Fletcher ile görüşür. Doktor, hipnotize ettiği Zelig’e hepimizin sormak istediği soruyu soruyor : “Neden yapıyorsun?” Ve Zelig’in söyledikleri hepimizi biraz incitebilecek nitelikte: “Çünkü güvenli ve sevilmek istiyorum.” Sebebi oldukça açık, insan yaşamını etkileyen elzem maddeler dışında tek bir şey vardır; “sevgi”. Sevilmek ve hoş görülmek için kendini değiştirmeyi kendisi olmaya yeğleyen bir karakter ile yüzleştirir bizi Zelig.

Birkaç seanstan sonra Zelig’de değişim başlar. Ancak yükselen öz güveninin ona pek yardımcı olduğunu söyleyemeyiz. Bu arada da seanslar sırasında Dr. Eudora Fletcher, Zelig’in popülaritesi karşısında engel olamadığı hisler geliştirmeye başlar.

Zelig’in yerine kendimizi koyduğumuzda hayatın -bir şekilde- daha kolay olabileceğini düşünebiliriz. Tabii ki filmde en büyük etkinin halk ve medya tarafından verildiğini açıkça izliyoruz. Bahsedilen dönemin ‘20’ler olduğunu düşünsek bile gelinen noktanın günümüzde daha ağır olduğunu görebiliriz. Zelig’in yerine kendimizi koyduğumuzda hayatın -bir şekilde- daha kolay olabileceğini düşünebiliriz. Tabii ki filmde en büyük etkinin halk ve medya tarafından verildiğini açıkça izliyoruz. Bahsedilen dönemin ‘20’ler olduğunu düşünsek bile günümüzde halk ve medya yönlendirmesinin hala çok etkin olduğunu söyleyebiliriz.

Özetle popüler kültürün gözdesi olmak, Zelig’in sonunu getirmiştir. Ve tabiri caizse “suçlunun” kim olduğunu söylemek pek mümkün değildir. Filmde de vurucu bir şekilde işlendiği gibi toplum içindeki yerimize medya ve haber kanallarının etkisi, bireysel varoluş sıkıntımızı çok daha üst düzeylere taşıyor. Toplumun istediği şekle bürünmek bir süre iyi hissettiriyormuş gibi gelse de onların doymak bilmeyen istekleri ile yine dünyadaki yerimiz sarsılır hale geliyor. Onlar severse, onlar desteklerse, onların desteklediği süre zarfında en iyi, en güzel siz oluveriyorsunuz.

Dünyaya bırakıldığımız anda hikâyemiz başlıyor. Her ne kadar farklı görünse de başı, ortası, sonu tamamen aynı olan hikaye ; bir insanın dünya ile savaşı… Evet biz, gerçeklerden kaçanlar… Gördüklerini, hissettiklerini reddedenler… Dünyadaki yerinden endişe duyanlar, oldukları gibi değil hayallerindeki insanlarmış gibi kendilerini yansıtanlar… Mutluluğun nerede olduğunu keşfetmek için çok yolu olanlar…

Yaşamın “insan olmak” ile ilgili kısmı yüzyıllar boyunca nice sanat ve edebiyat dalında konuşulmuş, çeşitli boyutları ele alınmış ancak insanlığın insanlıkla ilgili sorunlarına bir türlü çare olamamıştır. Etik, psikoloji, sosyoloji yollardan yollar türetse de biz yine popüler kültür içinde yok olmaya ve varoluşumuzun sancılarını en derinimizde hissetmekle lanetlenmiş gibiyiz.

Leonard Zelig, şahsi görüşüm olarak, bu sorunların tümünü kapsayan en güzel örneklerden biri oldu. Önerim, filmi bir kere izleyip bırakmamanız. Filmi her izleyişinizde sizi yeni arayışlara sürükleyeceğini keşfedeceksiniz. Onun hayatı, dönüşümleri, çaresizliği, açlığı, yalnızlığı, her biri aslında bizim parçalarımız. Keşfinizde tüm parçalarınızı birleştirmeniz ve kendiniz olmanız dileğimle.

Yazan: Selin Işıksoy

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir