Site Loader

Giriş:

Büyük göçebe fatihi Emir Timur’un devleti ve hanedanı kısa süreli olmasına rağmen Orta Asya ve Orta Doğu coğrafyası tarihi üzerinde belirleyici roller oynamıştır. Emir Timur, ihtişamlı Moğol İmparatorluğu’nu fethetmeye teşebbüs etmiş ve bunda başarılı olmuştur. O bununla da kalmamış Hint diyarına, İslam coğrafyasına ve Türkler üzerine de fetihlere girişmiştir. Timur ve Timurlu devletine ait çağdaş tarihi kaynakların en meşhurları resmî hanedan tarihleridir. Fakat Timur hayatta iken yazılanlardan sadece birkaç tanesi günümüze ulaşmıştır. Bunlar Nizameddin Şamî’nin 1404 yılında yazdığı Zafernâme ile giriş ve III.bölümleri büyük ihtimalle Timur’un ölümünden önce yazılmış olan Gıyaseddin Ali Yezdî’nin Ruznâme-i Gazavât-ı Hindistan’dır.1 Bunun yanı sıra Timur’un şahsiyeti ve konuşmalarının daha özel bir tasviri için, Timurlu bürokratik geleneğinin dışında ortaya çıkan ve Timur’un saltanatını haklı göstermek ya da Timur’u ölümsüzleştirmek amacında olmayan, aksine Timur’un bir insan ve hükümdar olarak portresini çizen kaynaklar da mevcuttur. Bu kaynakların en uzun ve detaylısı İbn Arabşah tarafından Timur’un biyografisi olarak yazılan Acâib el-Makdûr fi Ahbâr Timur’dur. Timur’un şahsiyeti ve sarayı üzerine olan bir diğer meşhur kaynak da İspanyol elçisi Ruy Gonzalez de Clavijo’nun 1403-1406 yıllarını kapsayan seyahatnamesidir. Clavijo Timur’un ülkesinde on dört ay geçirmiş ve bu zaman zarfında o ve beraberindekiler, Timur’un ailesinin pek çok mensubu tarafından misafir edilip ağırlanmışlardır. Clavijo bu kimselerden Timur’un şahsiyetinin ve kariyerinin detaylarını öğrenmiştir.2 Bu gözlemcilerin düşünceleri çok farklı olmakla birlikte, ikisinin de Timur tasviri epeyce uyuşmaktadır.

İbn Arabşah’ın “Acâib el-Mâkdur fi Ahbâr Timur” adlı eserinden bir mikrofilm (Kaynak: Wikimedia)


Hayatının İlk Yılları:

Timur’un hayatının ilk yıllarına dair fazla bir bilgi yoktur. Tarihi kayıtlar onun 25 Şaban 736/8 Nisan 1336, On iki Hayvanlı Türk Takvimi’ne göre Sıçan yılında Keş (Şehr-i Sebz : Yeşil Şehir) yakınlarındaki Hoca Ilgar köyünde doğmuş olduğunu, babası yöredeki Barlas kabilesinin emîri Turagay, annesinin ise Tekina Hatun olduğunu belirtir.3 Timur’un soyu, ölümünden sonra, torunu Uluğ Bey tarafından, dedesinin mezarı üzerine dikilen yeşim taşında kaydedilmiştir. Buna göre Cengiz Han ile Timur’un soyu birleşmektedir. Lakin Moğol ve Orta Asya Türk Tarihi ile meşgul olan doğu bilimcilerinden bazıları, Timur’un soyunu küçümseyerek, bu gibi soy kütüklerinin bizzat Timur’un kendisi veya oğulları tarafından kasıtlı olarak meydana getirildiğini söylemişlerdir.4 Bu gibi düşünceler arasından en dikkat çekici olanı Beatrice Forbes Manz’ın iddia ettiği Timur’un 1336 yılında doğmuş olarak gösterilmesinin sebebi, Hülagü soyundan gelen son İlhanlı hükümdarı Ebu Said’in ölüm tarihi ile özdeşleştirmek istemesidir.5 Bu tarih ona göre uydurma bir tarihtir. Bu uydurmanın sebebini de Timur’un bölgede meşruiyet elde etmek istemesi olarak yorumlar.

Timur doğduğunda, Cengiz Han’ın ölümünün üstünden yüz yıldan fazla zaman geçmişti; ama Moğol istilalarının anısı bu çöl, bozkır ve dağlarda hâlâ capcanlı duruyordu. On dördüncü yüzyıl Tatarları ile onlardan önce gelen on üçüncü yüzyıl Moğolları arasındaki paralellik aşikardır. Araştırmacılar, özellikle bedensel dayanıklılıklarına ve askerlik alanındaki efsanevi yeteneklerine işaret etmişlerdir. 1402’de Kastilya Kralı III.Enriquez’in elçisi olarak Timur’un sarayına gelen İspanyol Ruy de Gonzalez de Clavijo, Tatarlar hakkında:
“Soğuğa ve sıcağa, açlığa ve susuzluğa başka her milletten daha büyük bir sabırla katlanabiliyorlardı. Yiyecekleri varsa tıka basa yiyorlar, yoksa ayranla idare ediyorlardı. Yakacak olarak hiç odun kullanmıyorlar, kızartma ve kaynatma amaçlı ateşlerde yalnızca tezek yakıyorlardı” diye yazmıştı.

Timur’a ait bir gravür-Arolsen Klebeband (Kaynak: Wikimedia)

Timur’un doğduğu sıralarda Çağatay ulusu içinde ciddi rahatsızlıklar baş gösterdi. En çok da Maveraünnehr bölgesindeki kent ve kasabalarda yerleşik yaşayan ve İslam dinini kabul etmiş olan soylularla, doğuda göçebeliği sürdüren ve bu dini reddederek putperestlikte ısrar eden asker soylular arasında çekişmeler yaşanıyordu. Dahası Çağatay ulusunda Cengiz Han soyundan gelen hanlardan çok kabile reislerinin hakimiyeti söz konusuydu. Bu olayları birçok hükümdarın yönetimden çeşitli hiziplerce el çektirilmesi izledi. Nihayetinde bu zıtlaşmalar ve ayrılıklar sonucunda ülke oldukça olumsuz etkilendi ve ikiye bölündü. Bundan sonraki yıllarda ise Maveraünnehr bölgesi devamlı karışıklığa ve hanlar arasındaki mücadeleye sahne olmuştur.

Timur’un ilk yılları hakkında kaynaklar suskundur. Timur’un kendisi de çocukluk yılları üzerindeki karanlığı aydınlatmak için pek az gayret göstermiştir. Çocukluğu hakkında İbn Arabşah’ın betimlemesi şöyledir:

Gözüpek, yürekli, ele avuca sığmaz, güçlü ve nazik bir genç olarak yetişti ve Vezirin yaşça ona denk oğullarının dostluğunu kazandı ve genç emirler içinde yaşıtı olanlarla o derece yakınlık kurdu ki, bir gece ıssız bir yerde toplanıp tatlı tatlı söyleşmek üzere yaygıları altlarına serdiler ve birbirleriyle sözlerini hiç sakınmadan, senli benli konuşup güler ve aralarındaki sır perdelerini kaldırırken onlara şöyle dedi, “Ninem, usta bir kâhin ve falcıydı; bir gece rüyasında bir şey görmüş; bunu, oğullarından veya torunlarından birinin bir gün büyük topraklar fethedeceği, geniş insan yığınlarına hükmedeceği ve o devrin Krallarının Efendisi olacağı şeklinde yorumlardı. İşte o adam benim ve o devir de bu devir; haydi bakalım; şimdi benim arkam, elim, kolum, sırtım, böğrüm olmaya ve beni asla yaya bırakmamaya ant için.” (Marozzi, 2006)

Timur’un ailesinin ise o dönem Çağatay ulusu içerisinde nüfuzlu insanlar oldukları anlaşılıyor. Timur’un babası Turagay, mütevazı ve dindar bir kimse olup vaktinin çoğunu din adamlarıyla sohbet ederek geçiriyor, siyasi işlerle ilgilenmeyip, bu gibi işleri akrabalarından Emir Hacı’ya bırakmış bulunuyordu. Bununla beraber Turagay sadece Barlaslar arasında değil, bütün Çağatay ulusunda itibarlı bir bey idi.7 Timur, 1360’lı yıllara gelindiğinde Çağataylar ve Moğollar arasındaki mücadelelere kısmen de olsa katılmıştır. Ancak anlaşılıyor ki, Timur Moğollara karşı savaşmıyor aksine, ileride yararını dokunacağını ümit ettiği kimselerle müttefik oluyor ve etrafına sadık silah arkadaşları topluyordu. Üstelik, Moğolların güç olarak daha üstün olduklarını biliyordu ve bu yüzden Moğol Hanı’na, emrine amade olduğunu bildirdi. Ancak, bu bağlılık uzun sürmedi. Bazı boy beyleri kanlı bir ayaklanma çıkarmıştı ve bu ayaklanma sonucunda Moğol Hanı bölgeye yeni bir vali atadı. Timur emir-komuta zincirinde ikinciliğe razı olmadı. Tepki vermekte hiç gecikmedi. Timur ve maiyetindekiler o andan itibaren kanun kaçağı olup gizlenmek zorunda kaldılar. Bu dönemde tahminen 1363’te Timur, sağ bacağıyla sağ kolunu aksak bırakan ve düşmanlarının onu aşağılamak için kullandığı “Aksak Timur” lakabını ilham eden yarayı aldı. İlginç bir dipnot olarak belirtmek isterim; 22 Temmuz 1941’de, Timur’un mezarı Sovyet arkeolog Mikhail Gerasimov tarafından açıldı ve her iki sağ uzvunda bulunan darbe izlerini teyit etti. Ruhların ölümden sonra da yaşadığına inananlar, mezarın açılması konusunda epeyce patırtı kopardılar. Özbekler, hükümdarın ölüsü taciz edilirse bir sürü felaket yaşanacağı endişesiyle bu işe şiddetle karşı çıktılar. Gerasimov mezarı açtıktan saatler sonra, dünya Hitler’in Rusya’ya saldırdığı haberini aldı. 1942’de Timur’un ve torunu Uluğ Bey’in kemikleri İslami kurallara göre yeniden gömüldükten kısa bir süre sonra Almanlar, Stalingrad’da teslimiyeti kabul ettiler.8


Hükümdarlığı ve Timurlular İmparatorluğu:

Timur, kaçak durumuna düştüğünde, Çağatay liderlerinden olan Emir Kazakhan’ın torunu olan Hüseyin ile birlikteydi. Aralarındaki bu ittifak akrabalık yollarıyla da pekişmişti. Ancak bu ittifakın sağlam olmadığı çok kısa bir sürede anlaşıldı. Moğol Hanı’nın atadığı valilerden biri olan İlyas Hoca onların üzerine saldırdığında aralarındaki anlaşmazlık yenilgilerine sebep olmuştu. Ancak bu yenilgiden sonra aralarındaki dayanışma sürdü ve birkaç yıl sonra birlikte Semerkand hakimini alaşağı etmenin ve buranın yeni yönetici olmalarını kutladılar. Kaynaklarda belirtildiği kadarıyla, bu zaferden sonra aralarının daha da açıldığı anlaşılıyor. Timur’un nikahlı eşi, Hüseyin’in kız kardeşi olan Olcay Terken Ağa’nın ölümüyle birlikte de akrabalık bağları da kalmamıştı. Nitekim 1370 yılına gelindiğinde, aralarındaki husumet daha gözle görülür bir hal aldı ve Timur, Cengiz soyundan olan birini hanlık tahtına oturtup ve Hüseyin’in başkenti olan, İran coğrafyasının, ihtişamıyla parlayan Belh şehri üzerine yürüdü.9 İki taraf arasında kıyasıya bir mücadele oldu. Nihayetinde Timur muzaffer oldu. Hüseyin yakalandı ve Hüseyin’in öldürülmemesini emretmesine rağmen, kendi adamlarından biri olan Keyhüsrev’in, bu işi yapmasına engel olmamıştır.10 Timur’un hiç de azınsanmayacak zafer ganimetleri arasında Hüseyin’in dul eşi Saraymülk Hanım da vardı. Bu, Maveraünnehr’in son Çağatay Hanı Kazan’ın kızı ve Cengiz Han’ın sülalesinden gelme soylu bir kadındı. Saraymülk Hanım’ı eş olarak alıp idaresine meşruiyet kazandırdı. Bundan böyle ve ömrünün sonuna dek, kendi adıyla çıkarttığı paralarda, Cuma hutbelerinde ve tüm törenlerde kendine, Hanlarhanı’nın damadı anlamında “Gurgan, Kürekan (Han Güveysisi)” dedirtti ve süratle Semerkand’a gidip burada Hicri 12 Ramazan 771’de (9 Nisan 1370) tahta oturdu.11 Timur, sonunda Çağatay ulusunun hükümranı olmayı başarmıştı. Üstelik, aşiret reislerinin Timur’a karşı boynu kıldan inceydi çünkü toprak bakımından olsun, insan gücü bakımından olsun Timur hepsinden üstündü.

Belh Kuşatması-Mîrhând, Ravżatü’ṣ-ṣafâʾ (Kaynak: Wikimedia)


Ancak, Cengiz Han’ın, en yüksek idari makamın ancak hükümdar soyundan asil kanlı bir kişiye verilebileceği töresi bozkırda oldukça hakimdi. Ne İslam ne de Cengizli ideolojisi, Timur’a, kendisini hükümdar olarak gösterebilme veyahut çocukları için bağımsız bir hanedan olarak yönetebilme hakkı iddiasında bulunma imkanı vermiyordu. Timur’un, kendisi ve ailesi için, onu Cengiz hanedanının yeniden kuran kişi olmaktan çok, kendi erdemiyle iktidar iddiasında bulunup onu kullanabilen yeni bir hanedan kurucusu haline getirecek daha fazla itibar ve karizmaya ihtiyacı vardı.12 Timur bunu, kendisini diğer göçebe fatihler ve hanedan kurucuları, özellikle de Cengiz Han, görüntüsünde tasvir eden şahsî bir efsane yaratarak başardı. Timur görkem ve sınırsız bir güç için olan iddialarını, kişisel niyetlerinde, geçmişinin ilk dönemlerine ait kayıtlarında ve saray protokolünün gelişmesinde resmî sınırlamalara kulak asmayarak, açıkça ifade edebildi.13

Timur’un tahta çıktıktan sonraki ilk icraatı parçalanmış Çağatay hükümdarlığını birleştirmek oldu. Bu sayede Cengiz Han’a kadar uzanan bir dizi hükümdarın sırasına girmeye çalıştı. Timur, sonraki on yıl boyunca batıya Harezm bölgesine ve doğuda bulunan bir zamanlar hükümdarlığın parçası olan Moğolistan bölgesine seferler düzenledi. Bu seferlerinin hedefi, ordugâhının bulunduğu yeri sağlama almak ve genişletmekti. Ayrıca, Timur bu sürekli seferlerin, göçebe toplumların sadakatini sağlamakta yararlı olduğunu biliyordu. Bu seferler, göçebe toplumlar için yağma ve talan anlamına geliyordu, ki bu durum onların en büyük geçim kaynaklarından biriydi. Yine de bazen bu stratejinin işe yaramadığı zamanlar oluyordu. Hızlı yükselişinden dolayı güç kaybeden boy beyleri arasında ona karşı çıkmaya kalkışanlar hiç eksik olmamıştı. Fakat bu türlü girişimler, Timur’un ordusunu ustalıklı bir biçimde takviye etmiş olmasından ötürü hüsranla sonuçlanıyordu.

Timur’un fetihlerini ve Timurlular İmparatorluğu’nun sınırlarını gösteren harita (Kaynak: The Map Archive)

1370’li yılların sonuna gelindiğinde, Timur artık Çağatay ulusunun son aşiretlerini de hâkimiyet altına almış ve iktidarın el değiştirmesi hemen hemen tamamlanmış bulunuyordu. Timur, konumunu korumuş, ülkesini aşiret konfederasyonundan onun ihsanlarıyla geçinen, sadık ve itaatkâr bir orduya dönüştürmüştü. Yeni Çağatay ulusu eskisinden daha büyük ve daha zengin bir siyasi bütündü ve aşiretler bu bütünün, servet ve insan kaynağı anlamında eskisine göre daha küçük bir hissesini kontrol edebiliyorlardı.14 Artık Timur, Cengiz Han’dan sonra Asya’nın ikinci büyük fatihi olarak anılmasına neden olacak seferlere girişmeye başlayabilirdi.
İlk seferleri Harezm bölgesi ve ülkesinin doğu sınırları üzerine oldu. Bunlar sık ama kısa seferlerdi, bunlar onun girişeceği büyük seferlerin yalnızca habercisiydi. Kendi ulusundan onlarca kilometre uzaklıkta girişeceği, ona görkemli askeri ve siyasi kariyerini kazandıracak seferler kapıdaydı. Ama öncelikle halletmesi gereken bir sorun vardı. Seyhun Nehri’ni kuzeyindeki Altın Orda üzerinde hâkimiyet iddiasında bulunan Toktamış, Timur’a sığındı. Bu bölgede kimin başa geçeceği Timur için hayati önem taşıyordu; çünkü Harezm’in fethiyle, hükümdarlığın sınırı kuzeye dayanmıştı. Dolayısıyla, Toktamış’ın hükümdar olması için hiçbir masraftan kaçınılmadı. Timur onu oğlu gibi karşıladı ve şerefine büyük bir şölen tertip etti. Onu altın, mücevher, yeni silahlar, zırh, göz kamaştıran kemerler, giysiler, atlar, develer, çadırlar, otağlar, davullar ve kölelerle donattı. Yerleşmesi için Timur’un kuzey sınırında toprak, emellerini gerçekleştirmesi için bir ordu verildi. Nihayetinde Toktamış 1378’de , Timur’un desteğiyle hanlık tahtına oturdu. O tarihten itibaren kendini, Altın Orda Hanlığı’nın tümünü egemenliği altına almaya adadı.15

Sonraki adımı İran üzerine oldu. Oğlu Mirân Şah’ı Horasan’a vali olarak atamıştı. İran siyasi birlikten uzak bir haldeydi. Timur bu toprakları kendi boyunduruğu altına almak istiyordu. 1386 yılında buraya başlayan akınları “Üç Yıllık Sefer” (1386-1388) diye anılır.16 İran üzerinden sırasıyla Mâzenderan, Luristan ve Gürcistan üzerinden Azerbaycan’a giderek Karabağ’a ulaştı. Bu coğrafya üzerinde siyasi çıkarlar yine hükümdarları karşı karşıya getirmekte gecikmedi. Timur’un desteğiyle Altın Orda tahtına çıkan Toktamış, Kırım Hanı’nı yenmesi ve başarılı Moskova seferinden sonra, Timur’a karşı gelebileceğini düşünmüş olmalıydı. Bir zamanlar Altın Orda Devleti’nin bir parçası olan Harezm bölgesi, şimdi Timur’un toprağıydı. Bu olaylar muhtemelen Toktamış’ın Timur’a diş bilemesine sebep olmuştu. Toktamış’ın, Kahire’ye Memlûk sultanına bir elçilik heyeti yollayıp Timur’a karşı bir ittifak hamlesinde bulunması ipleri iyice germişti. Timur, 1388-89 kışında, Toktamış üzerine yapılan akınlarla buna karşılık verdi. Bunlar bir nevi cezalandırma savaşıydı. Bir yıl kadar, Toktamış üzerine yapacağı büyük sefere hazırlandı. 1390 yılının haziran ayında, Toktamış’ın üzerine yürüdü, onu ve askerlerini Volga Nehri’ne kadar kovaladı. Muazzam bir ganimet topladıktan ve zaferini Altın Orda’nın başkentinde muzaffer olarak kutladıktan sonra, merkezi Semerkant’a döndü.17

Timur’un ve Toktamış’ın orduları karşı karşıya.


1392 yılı haziran ayında “Beş Yıllık Sefer” (1392-1396) diye bilinen İran seferine çıktı. Bu sefer sonucunda Dicle-Fırat yöresindeki toprakların büyük bölümünü fethetti. 1394 yılının sonuna doğru, Toktamış’ın Kafkasları yeniden talan ettiğini haber alarak oraya yöneldi. Toktamış onun ordusu karşısında tutunamayınca, Timur geçtiği yerleri yağmalayarak Moskova’ya kadar ilerledi. Bu ilerleme sonucunda, Toktamış Altın Orda Devleti’nin tahtını kaybetti ve Altın Orda Devleti, Timur için bir tehdit olmaktan çıktı.18 1396 yılı sonbaharında başşehri Semerkant’a döndü, ihtişamını ve görkemini, sadece askeri zaferleriyle değil, şehrinin saraylarıyla, bahçeleriyle de göstermeye niyetlendi. 1398 yılı Hindistan seferine kadar Semerkant’ta kaldı ve Semerkant’ın imarıyla yakından meşgul oldu. Bir yıl kadar süren Hindistan seferinin ardından Semerkant’a bol ganimetlerle döndü.

Hindistan seferinin ardından bir süre Semerkant’ta kalan Timur tekrardan İran’a yöneldi. Kafkaslar’ın güneyindeki Gürcü ve Ermeniler’in yeniden etrafa saldırılarda bulunduklarını öğrenmiş, daha önce İran tahtına gönderdiği oğlu Mirân Şah’ın uygunsuz davranışlarından haberdar olmuştu. Üstelik, Timur’a karşı “Beş Yıllık Sefer” esnasında oluşturulan dörtlü ittifak da Kadı Burhanneddin’in ölümüyle sekteye uğramıştı. Yıldırım Bayezid, bu durumu fırsat bilerek süratle Anadolu’yu ilhak etmiş, sınırlarını Memlûklerin kuzey sınırına dayandırmıştı. Öte yandan Memlûk sultanın ölümü devleti bir anda başsız bırakmıştı. Osmanlı sultanın Anadolu’daki belli yerleri silah zoruyla ele geçirmesi sonucunda oluşan huzursuzluklar ve bu coğrafyadaki siyasi boşluk, Timur’un ilerlemesine katkıda bulunacaktı.

Nitekim, Timur Hicri 8 Muharrem 802’de (M.10 Eylül 1399) tarihinde “Yedi Yıllık Sefer” (1399-1404) diye adlandırılan batıya doğru son seferine çıktı. 1400 yılı kışını Karabağ’da geçiren Timur, bu sırada Azerbaycan, Gürcistan, ve Arab Irak’ında bazı faaliyetlerde bulunduktan sonra Bingöl’e gelmişti. Artık Anadolu ve Suriye’yi istila için geride hiçbir tehlike kalmamıştı.19 Bir sonraki yönü de Anadolu ve Suriye coğrafyaları oldu. Suriye’de Memlûkler, Anadolu’da ise Osmanlılar hüküm sürüyordu. Her iki hanedan da, Timur’un Karakoyunlu ve Celayirli hasımlarını sakladıkları ve iade taleplerini geri çevirdikleri gibi, Moğol nüfüz alanının dışında güçlü, bağımsız gelenekleri temsil ediyorlardı. Timur’un onlar üzerine yaptığı sefer ilhak niyetini taşımayıp, bozkırdaki ilk seferleri gibi üstünlük ve itibar gösterisi olma niteliğindeydiler.20 Nihayetinde bu güç mücadeleleri, 1402 yazında, Ankara yakınlarında karşı karşıya gelen iki ordunun; Osmanlıların uzunca bir süre akıllarından çıkaramayacakları bir felaketle; Timur’un ordusunun zaferiyle sonuçlandı.

Justin Marozzi savaşın yıkıcılığını kitabında şu cümlelerle ifade eder:

“Her iki tarafa da tam bir sessizlik hâkimdi. Atlar yaklaşan saldırıyı sezip huysuzlanınca, Timur’un süvari saflarında bir dalgalanma oldu. Ardından muharebenin başladığını haber veren nekkarelerin gümbürtüsü, zillerin ve borazanların sesine karışarak sessizliği yırttı. Şimdi ova nal şakırtısı, mızrak uğultusu ve birbirleriyle tokuşan metallerin tınısıyla çın çın ötüyordu. Daha ilk vuruşlardan, bunun çok kanlı bir muharebe olacağı anlaşılıyordu. Ovanın karşı tarafından amansız Sırp süvarileri tozu dumana katarak, zırhtan parıltılar halinde hücum ediyorlardı. Bu baskı altında Tatarlar’ın sol kanadı gerilemeye başladı; çekilirken ok üstüne ok savurarak ve neft yağından ateşler atarak kendilerini koruyorlardı. Ebu Bekir’in komutasındaki sağ kanat Süleyman Çelebi’nin komutasındaki sol kanada bindirerek yağmur gibi yağan okların koruması altında aslanlar gibi dövüşüp düşman saflarını yardılar. Bayezid’in ordusundaki Tatar süvariler saf değiştirmek için tam bu anı seçtiler ve Süleyman Çelebi’nin Makedon ve Türk askerlerden oluşan artçı birliklerini vurdular. Bu, Osmanlı saldırısının kaderini tayin eden ve çökerten an oldu. Timur şeytani bir kurnazlıkla aylar öncesinden Tatarları, kendi boylarına olan sadakat duygularını körükleyerek ve daha yüklü ganimetler vaat ederek bu ihanete hazırlamıştı. Kendi kuvvetlerinin Tatarların baskısı altında çözülüşünü ve Osmanlıların sağ kanadının da Timur’un torunu Sultan Hüseyin’in süvarileri karşısında dağılıp ümitsizce gerilediğini gören Çelebi, savaşın kaybedildiğine hükmederek sağ kalan adamlarıyla birlikte savaş alanını terk etti.” (Marozzi, 2006)

Adı, Avrupalı kral ve prenslerin yüreğini korkuyla titreten Sultan Bayezid, bir felaketin eşiğindeydi. Ordusunun büyük bir bölümü firar etmişti. Yalnızca yeniçerileri ve yedek kuvvetleri kalmıştı. Fakat yine de teslim olmadı; savaş karanlık çökene kadar tüm şiddetiyle devam etti ve askerleri sultanlarını kahramanca korudu.

İbn Arabşah ise bu savaşı şöyle anlatır:

“Gelgelim bunlar, tozu tarakla süpürmeye veya denizi kalburla boşaltmaya veya dağları gramla tartmaya çalışan bir adam gibiydiler. Ve kalın bir toz dumanının içinden çıkıp dağları, tepeleri kapladılar ve tarlalar, o aslanların kanlı kargılarının estirdiği fırtına ve kapkara oklarının yağdırdığı yağmurla inledi ve talihi önüne katmış giden “Kader Avcısı” sürünün üstüne köpeklerini saldı; ki artık ne yenilmez olsunlar ne de yenebilsinler ve kirpi gibi olana dek keskin oklarının hükmüne boyun eğsinler ve böylece iki ordu arasındaki çarpışma gün doğumundan akşama, ta ki demir yapılılar galibiyeti kazanana dek sürdü ve Rum’un adamına Fetih suresi okundu. Silahları susup ön safları ve yedek güçleri de telef olunca, en uzaktaki düşman bile keyfince üstlerine yürüdü ve yabanın adamları kılıçları ve mızraklarıyla onları harap etti ve çukurları ve bataklıkları onların kanları ve uzuvlarıyla doldurdu ve Osman Oğlu (Bayezid) zincire vurularak kuş misali kafesi tıkıldı.” (Marozzi, 2006)

Timurlenk ve Bayezid- Andrea Celesti(1700) (Kaynak:Wikimedia)

Timur, bu savaş sonrasında Ege kıyılarına kadar ilerlediyse de herhalde Osmanlılara karşı indirmiş olduğu darbeden tatmin olmuştu ki, Anadolu’da sürekli herhangi bir yönetim bırakmadan merkezine döndü. Semerkant’a vardıktan sonra büyük bir kurultay topladı ve birçok yabancı elçiyi huzuruna kabul etti. Başkentte sadece birkaç ay kaldıktan sonra, yaşamının en büyük macerasına, Çin seferine hazırlanmaya başladı. Ordusuyla birlikte 1405 yılının Ocak ayında Otrar’a hareket etti ve burada kışladı. Yaşlılığı ve güç şartlar içinde yapılan bu sefer Timur’u iyice yormuştu. Şubat ayı ortalarında ileri kuvvetlere hareket emri verildiğinde, Timur birdenbire hastalandı. Orduda bulunan tabibin bütün gayretlerine rağmen durumu günden güne kötüye gitti. Rahatsızlığı iyice artınca hanımları ve emirlerine, ölen büyük oğlu Cihangir’in oğlu Pir Muhammed’i kendisine veliaht ilan ettiğini bildirdi ve onlardan bu vasiyete uyacaklarına dair söz aldı. “Asya’nın Son Büyük Fatihi” 18 Şubat 1405’de tarihinde 69 yaşında vefat etti.21

Timur’un mezarının da bulunduğu külliyesi (Gûr-i Emîr)- Semerkant


Timur’un ölümü sonrasında, torunları arasında büyük bir hâkimiyet mücadelesi başladı. Modern öncesi dönemlerde belirli bir veraset sistemi olmayan devletlerin kaçınılmaz sonu olan bu hâkimiyet mücadeleleri, devleti parçalayan ve eski gücünden uzaklaşmasına sebep olan en büyük neden olarak gün yüzüne çıkar. Tarih, bize İmparatorluğu devam ettirmenin, her zaman İmparatorluk kurmaktan daha zor olduğunu göstermiştir. Nitekim, Timurlu Devleti de bu gerçeğin ağırlığını hissetmiştir. Timur’un veliahdı olan torunu Pir Muhammed, oğlu Şahruh ve Mirân Şah’ın oğlu Halil Sultan hükümdarlıklarını ilan ederek bu mücadeleye girişti. 1409 yılında hâkimiyeti ele geçiren Şahruh 1447 yılına kadar ülkeye hükmetti. Yerine oğlu Uluğ Bey tahta çıktı. Uluğ Bey döneminde ve daha sonrasında Timuroğulları kültürel ve uygarlık olarak en parlak dönemini yaşadı. Ne yazık ki, bu başarılar siyasi alanda pek görülmedi. Devletin 1507 yılında son bulmasına kadar kısa süreli hükümranlıklar silsilesi devam etti.

Timur Dönemi Semerkant-Vasili Veresçagin(1872)


Timur’un Şahsiyeti:

Timur’un bir hanedan ve efsane kurucusu olarak başarıları oldukça etkileyicidir. Çünkü o, bağlı bulunduğu iki gelenek olan Türk-Moğol ve İslam geleneklerinin içerisindeki şiddetli sınırlamalar altında çalışmıştır. Timur’un içerisinde yetiştiği Moğol İmparatorluğu geleneğine göre yalnızca Cengiz Han’ın soyundan birisi han unvanı alabilir ve hükümdarlığa göz dikebilirdi. İslam dünyasına gelince, Sultan unvanı bir bölgedeki en yüksek nizamı temsil etmekte ve bundan dolayı da bu unvan Timur’un kendisinden ziyade meşru hükümdara yani Cengiz Han soyundan bir Han’a ait idi.22 Timur, Cengiz Han soyundan olmadığı için “han” unvanını kullanmamış, bunun yerine kendisi için yalnız basit bir unvan olan “Emir’i” (beg) süsleyerek kullanmıştır. Bozkırda hükümdar olmak için tarihçileri ve kendisi tarafından efsaneler geliştirilmişti. Bu sayede Cengiz Han’ın oğlu Çağatay’a miras kalan topraklar üzerinde hükümdar oldu. Ayrıca, son derece hırslı ve hemen hemen aynı şekilde de marifetli bir kişi olan Timur, kendisinin yeni ve geniş bir hâkimiyet alanı üzerindeki gerçek konumunu ifade edebilmek için bunun ötesinde bir şeye ihtiyaç duydu ve bunu da geniş ölçüde kendi faaliyetleri üzerinde kurulan, kariyeri ile şahsiyetini geleneksel göçebe fatihler ve hanedan kurucuları kalıbı içerisinde gösteren şahsî bir efsane yaratarak başardı. Bu efsaneye göre Timur, yalnızca Cengiz Han düzeninin yeniden kurucusu değil, ayrıca ondan geri kalmayan ikinci bir Cengiz Han idi.23 Askeri zaferlerinin kapsadığı alanı, doğup büyüdüğü coğrafya ve işine geldiği zaman ünlü selefinden alıp kendine mal ettiği tarz göz önüne alındığında, Timur’un bir Cengiz Han olmasına şaşmamak gerekir.

Timur’un Heykeli-Semerkant


Onun benzersiz yaşamını, sayısız sefer ve zaferlerini, ölüm döşeğine ömrünce hiç yenilmemiş bir adam olarak yatmasını sağlayan taktik becerilerini anlamak; tembelliğe, korkaklığa ve yolsuzluğa karşı hoşgörüsüzlüğünü, ilim ve irfan erbabına ve din bilginlerine duyduğu ezeli saygıyı kısaca onun iç dünyasını tanımak istiyorsak çağdaş gözlemcilerin neler yazdığına bakmak herhalde en doğrusu olacaktır.

Ali Yezdi, Zafernamesi’nde Timur hakkında şunları söyler:

“Yiğitliği onu Tatarların en büyük hükümdarı mertebesine yükseltti ve Çin’den Yunanistan’a kadar bütün Asya’nın ona kul köle olmasını sağladı. Devleti kendisi yönetirdi; kendisine tek bir bakan tutmamış, giriştiği her işte başarılı olmuştu. Kendisine itaat etmeyenler dışında –bunları en ağır biçimde cezalandırırdı- herkese karşı cömert ve nazikti. Adalet tutkunuydu; toprakları üzerinde zorbalığa kalkışan hiç kimse cezasız kalmazdı; ilme ve ilim adamlarına saygısı büyüktü. Sanatın gelişmesine katkıda bulunmak için didinirdi. Korkusuzca plan yapar, korkusuzca uygulardı. Hizmetinde bulunanlara çok iyi davranırdı.” (Marozzi, 2006)

İbn Arabşah ise Timur’un kişiliğinden şöyle bahseder:

“Timur boylu boslu ve dik duruşluydu, Amelek soyunun son kalıntılarından biri olduğu sanılabilirdi; kaşları kalın, kafası iriydi; gücüne ve cesaretine hiç diyecek yoktu; hoş bir mizaca sahipti, yer yer ala kaçan, fakat esmer olmayan açık bir ten rengi vardı. Uzuvları güçlü, omuzları geniş, parmakları kalın, bacakları ve sakalı uzun, yapısı kusursuz, elleri kuru, sağ tarafı aksak, bakışları mum ışığı gibi donuktu; sesi gürdü, ölümden hiç pervası yoktu ve yetmişine yaklaşmış olmasına rağmen akli dengesi yerinde ve bedenen taş gibi sağlamdı; korku nedir bilmeyen bir bahadırdı. Şakadan ve yalandan hoşlanmazdı. İnce nükte, zarif söz ve hafif sohbet ona göre değildi; ne kadar acı olursa olsun gerçeği bilmekten haz duyardı; ne yokluğuna yerinir, ne varlığına sevinirdi. Timur, ilim ve irfan sahibi kimselere hayrandı; Muhammed soyundan gelen yüksek şahsiyetlerin mahremiyetine sokulmasına izin verirdi. Âlimlere ve hekimlere en yüksek şeref payelerini verir, bunların meclisini başkalarınınkine tercih eder; her birini mevkiine ve kıdemine uygun olarak huzuruna alır, saygıda hiç kusur etmezdi: onlara samimi davranır, yanlarında büyüklüğünü belli etmezdi; onlarla konuşurken yüceliğine tevazu katılığına şefkat ve sertliğine nezaket katardı.” (Marozzi, 2006)

Zaferleriyle ve başarılarıyla, Timur, tarihte adını büyük cihangirler arasına zikrettirmeyi başarmıştır. Cengiz Han’dan ve Büyük İskender’den sonra tarihin görmüş olduğu en muzaffer kumandanlardan birisi olmuştur.


Notlar:

[1] Manz, Beatrice Forbes, Timur ve Hakimiyetinin Sembolü, Tarih İncelemeleri Dergisi, c. 15, sy. 1,s. 259( çev. Musa Şamil Yüksel)
[2] Manz, Timur ve Hakimiyetinin Sembolü, s.260
[3] Aka, İsmail, Timur ve Devleti, TTK, Ankara:2000, s. 3 , Togan, A.Zeki Velidi, Emir Timur’un Soyuna Dair Bir Araştırma, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi, sy.26, s.81, ( çev. İsmail Aka)
[4] Aka, Timur ve Devleti, s.4
[5] Manz, Timur ve Hakimiyetinin Sembolü, s.264-265
[6] Marozzi, Justin, Timurlenk: İslâm’ın Kılıcı, Cihan Fatihi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul:2006, s.44 (trc. Hülya Kocaoluk)
[7] Aka, Timur ve Devleti, s.4 [8] Marozzi, Timurlenk: İslam’ın Kılıcı, Cihan Fatihi, s.54
[9] Aka, Timur ve Devleti, s.6
[10]Marozzi,Timurlenk: İslam’ın Kılcı, Cihan Fatihi, s.65
[11] Manz, Batrice Forbes, Timurlenk: Bozkırların Son Göçebe Fatihi, Kronik Kitap, İstanbul: 2018, s.108 (çev. Zuhal Bilgin)
[12] Manz, Timur ve Hakimiyetin Sembolü, s.265
[13] Manz, Timur ve Hakimiyetin Sembolü, s.265-6
[14] Manz, Timurlenk: Bozkırların Son Göçebe Fatihi, s. 124
[15] Marozzi, Timurlenk: İslam’ın Kılıcı, Cihan Fatihi, s. 98
[16] Aka, Timur ve Devleti, s. 12
[17] Manz, Timurlenk: Bozkırların Son Göçebe Fatihi, s. 131
[18] Aka, Timur ve Devleti, s. 18-9
[19]Aka, Timur ve Devleti, s. 25
[20] Manz, Timurlenk: Bozkırların Son Göçebe Fatihi, s. 132
[21] Aka, Timur ve Devleti, s. 33
[22] Manz, Timur ve Hakimiyetin Sembolü, s.257
[23] Manz, Timur ve Hakimiyetin Sembolü, s. 258


Kaynakça:

AKA, İsmail, Timurlular ve Devleti, TTK, Ankara: 2000
AKA, İsmail, Timur Sadece Bir Asker Mi İdi? , Belleten, c. LXIV, s.240, y. 2000, Ağustos, s. 453-466
AKA, İsmail, Timurlular, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA), s. 177-184
MANZ, Beatrice Forbes, Timur ve Hakimiyetin Sembolü, , Tarih İncelemeleri Dergisi, c.15, sy.1, s. 257-272 ( çev. Musa Şamil Yüksel)
MANZ, Beatrice Forbes, Timurlenk: Bozkırların Son Göçebe Fatihi, Kronik Kitap, İstanbul: 2018, (çev. Zuhal BİLGİN)
MAROZZİ, Justin, Timurlenk: İslam’ın Kılıcı, Cihan Fatihi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul: 2006 (çev. Hülya KOCAOLUK)
TOGAN, A. Zeki Velidi, Emir Timur’un Soyuna Dair Bir Araştırma, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi, sy.26, s.75-84 (çev. İsmail AKA)

Mehmet

Bir cevap yazın

Bizi Takip Edin

Araç çubuğuna atla