EDEBİYAT VE SANATTA SENDROMLAR (2) :

3-STENDHAL SENDROMU

Sanat zehirlenmesi ya da hiperkültüremi olarak da bilinen bu sendrom, kişinin sanat eserlerinin aşırı ihtişamı ve güzelliği karşısında kendisinden geçmesi halidir. Bu sendroma yakalanan kişilerde bayılma, halisülasyon görme, fenalaşma ve kalp çarpıntısı görülür. Birbirinden alakasız gibi gözükse de Kant’ın estetik anlayışından tasavvufa kadar birçok konuya referans olarak gösterilebilir.

Sendrom adını, gerçek ismi Marie-Henri Beyle olan Fransız yazar Stendhal’dan alır. Yazar 1817 yılında Floransa’ya, Santa Croce Bazilikası‘na gider ve Giotto’nun fresklerini gördüğünde, not defterine şunları yazar :

“Floransa’da olmaktan, o muhteşem insanların mezarında dolaşmaktan dolayı kendimden geçmiştim. Bu yüce güzelliğin düşüncesi beni avuçları içine almıştı. Bir an ilahi hislere gömüldüm. O an her şey ruhuma sahicilikle hitap etmeye başladı. Ah, keşke unutabilsem. Kalbim hızla atmaya başlamıştı. Hayat gözlerimin önünden çekilmişti. Yürürken yere yuvarlanıp gitmekten korktum.”

Yıllar sonra 1979 yılında psikiyatrist Graziella Magherini tarafından yapılan araştırmalarda, Floransa’yı ziyaret eden 100’den fazla kişide bu belirtilerin oluştuğu farkedilerek hastalık ortaya çıkarılır. Ayrıca bu sendrom Freud tarafından da yaşanmıştır. Kendisi Musa’nın heykelini görünce bu belirtileri göstermiştir.

Floransa’da Santa Croce Kilisesi’ne bu sendromun beşiği diyebiliriz. Buranın gotik mimarisi insanları kendinden geçiriyor, ancak Stendhal’ın da oradan çıkar çıkmaz çimenlerin üzerine yığılacak kadar fenalaşmasına sebep olan asıl yer, üstünde ‘’Hiçbir övgü bu adın büyüklüğüne erişemez’’ yazan ve Niccolo Machiavelli‘ye ait olan mezardır.

Usta romancı Stendhal, iyi bir gözlem sonucu bu ilginç durumu sanat heybesine atmış ve ‘’Milano’dan Calabria’ya Bir Yolculuk’’ adlı eserinde incelemiştir. Sonraları aynı topraklardan çıkmış, korku filmlerinin unutulmaz yönetmeni Dario Argento olaya eğilmiş ve 1966 yılında ‘’The Stendhal Syndrome’’ adlı filmi çekmiştir.

Santa Croce Kilisesi’nde Machiavelli dışında Michelangelo, Galileo, Rossini ve daha pek çok sanatçının mezarı bulunuyor. Genellikle küçük yerlerde, fazla sayıdaki sanat eserlerini gördükten sonra oluştuğu söylenen bu rahatsızlık için Roma ve Floransa’da turistlere yakın yerlerde hazır şekilde ambulanslar bekletilmekte.

Santa Croce Bazilikası

Sendrom genellikle Jerusalem(Kudüs) sendromu ile karıştırılmakta. Bu sendrom, Kudüs’ü dışarıdan ziyaret eden birinin takıntılı düşlere ve delüzyonlara sevk olması, din merkezli psikozlar yaşamasıdır. İlk zamanlar sıradan bir histeri olarak düşünülen sendrom, 1930’larda psikiyatrist Heinz Herman tarafından ayrıksılığı ortaya konduğu zaman pek çok otorite tarafından tanınmaya başlanmıştır. Kudüs Sendromu’nun üç formu vardır.

İlk form, Kudüs’e gelmeden önce hali hazırda psikotik bir rahatsızlığı bulunan ve Kudüs’e gelir gelmez içinde kaldıkları ağır dini atmosferden hastalıkları tetiklenen insanlarda meydana geliyor. İkinci form, sanrılara boğulmak ya da kendini İsa Mesih zannetmekten ziyade, eksantrik bir kişilik özelliğinin ortaya çıkmasından ibaret. Üçüncü formda ise psikolojik olarak sorunsuz biri, Kudüs’e gelmesiyle birlikte yavaşça bir girdaba kapılıyor ve git gide ruh sağlığı bozulmaya başlıyor. Kişi mümkün olduğunca beyaz giyinmeye çalışıyor ve yüksek sesle İncil ve diğer kutsal kitaplardan pasajlar okumaya çalışıyor.

Stendhal sendromuna benzetilen bir diğeri ise Paris Sendromu. Bu sendrom daha çok Japonlarda görülüyor. Fransa’daki Japonya Büyükelçiliği’ne göre Paris’i her yıl yaklaşık 6 Milyon Japon ziyaret ediyor. Her yıl 20 Japon turist, filmlerden gördüğü o romantik şehri beklediği gibi bulamıyor ve bu hastalığa yakalanıyor. Yani sendromun temelinde hayal kırıklığı yatıyor. Sendrom ile ilgili ilk teşhis ise 1986 yılında Profesör Hiroaki Ota tarafından konulmuştur.

Özellikle Japon turistler arasında yaygın olmasının en önemli sebebi, Japon medyasının Paris’i huzurlu, romantik, kadınların hepsinin güzel, erkeklerin kibar olduğu, sokaklarının adeta parfüm koktuğu bir şehir gibi göstermesi. Sendromun bir diğer önemli nedeniyse dil sorunu. Parisliler yabancılarla İngilizce konuşmaya pek eğilimli değiller. İlk hayal kırıklıklarının ardından bir de dil şokuyla karşılaşan Japonlar ister istemez bunalıma giriyor. Sendromun tedavisi ise Paris’ten gitmek, eve dönmek.

4-BARTLEBY SENDROMU

Sendrom, yazarlık hayatının zirvesindeyken herhangi bir nedenden yazmayı bırakan kişileri nitelemek için kullanılan bir hastalıktır. Bunun yanında aniden kariyerini sonlandıran ressamlar içinde geçerli bir tanımdır. Herman Melville’in 1853 yılında yazdığı Katip Bartleby adlı romanı, sendromun isim babası olmuştur.

‘’Yapmamayı tercih ederim.’’

Öykünün baş kahramanı Bartleby, Wall Street’deki bir hukuk bürosunda katip olarak hayatını sürdürmektedir. İlk zamanlar, işini büyük bir ciddiyetle yapan sorumluluk sahibi bir yazıcı iken, hikaye ilerlediğinde, kendisine verilen görevleri yapmamayı tercih ettiğini söyleyerek çalışmanın sınırlarını pasif direnişle çizmektedir. Bireyin toplum kurallarına karşı tavrını yansıtan hikayede kendini dünyadan soyutlayan, özgürlüğünden taviz vermeyen Bartleby canının istemediği hiçbir şeyi yapmazken, kâtibinin çalışmaması karşısında ona hem acıyan hem de öfkelenen avukatın bu direnişe gerekli tepkiyi göstermemesi şaşırtıcı ve düşündürücüdür.

“Bartleby, paravanın arkasında oturduğu yerden son derece yumuşak, ama kararlı bir sesle, ‘Yapmamayı tercih ederim,’ dediğinde yaşadığım şaşkınlığı, yo, dehşeti bir düşünün.”

İşte dünya edebiyatından bu sendroma yakalanmış önemli isimlerin hikayeleri:

Bartleby’ler arasında bir sıralama yapmak gerekirse ilk sıraya kuşkusuz Franny ve Zooey, Çavdar Tarlasında Çocuklar gibi kült kitapların yazarı Jerome David Salinger konulmalıdır. Başyapıtı Çavdar Tarlasında Çocuklar 1951’de, yayımladığı son kitap Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar ise 1963’te basıldı. Sonrasında ise bir anda ortadan kayboldu. 45 yıl fotoğraf çektirmedi, söyleşi vermedi, ortalarda görünmedi, tek satır bile yayımlamadı. Budizm’e yöneldiği, hatta “Scientology” tarikatına ilgi duyduğu yazıldı. Okurları, Salinger’ın başka bir isimle kitap yazdığına inanmaya başladı. Onu bulması için dedektif tutan saplantılı okurları bile vardı.

‘’Çünkü amcam öldü.’’

Gabriel Garcia Marquez‘den sonra Latin Amerika edebiyatının en önemli isimlerinden biri olan Juan Rulfo’da ortadan kaybolan yazarlardan. Kızgın Ova (The Burning Plain) romanından başka Türkçe’ye başka eseri çevrilmeyen usta yazar, Paramo kitabı ile Mutlaka Okunması Gereken 100 Kitap listesinde kendisine yer buldu. Gelelim yazmayı niye bıraktığı konusuna. Başarılı yazar ona yöneltilen “Yazmayı neden bıraktınız?” sorularına hep aynı cevabı verdi, “Çünkü bana bu öyküleri anlatan Celerino Amcam öldü.”

‘’Bende fikir kalmadı.’’

Dadaizm ve Dışavurumculuk akımlarının önemli isimlerinden Fransız ressam Marcel Duchamp, öteki Bartleby’lerden farklı olarak yazı yazmayı değil, resim yapmayı bıraktı. Çeşme, Bisiklet Tekerleği, Merdivenlerden İnen Çıplak No.2 gibi Dadaist eserlerin sahibi Duchamp, Büyük Cam adlı yapıtından sonra fikirsiz kaldı ve kendini tekrarlamak yerine resmi bırakmayı seçti. Niçin bıraktığı sorulduğunda ise “Artık bende fikir kalmadı.” cevabını verdi.

‘’Sanat Aptallıktır.’’

Jacques Vache, Bartleby’ler arasında çok farklı bir yerde. Mektupları dışında tek bir eseri dahi olmayan Vache, yazmamayı değil yaşamamayı tercih etti.

I.Dünya Savaşı’nda dadaizmin önde gelen isimlerinden Andre Berton ile tanıştı ve Andre’nin sanata bakış açısına büyük katkılar sağladı. Vache’nin savaş yıllarındaki mektuplarını, onun ölümünden yıllar sonra bir araya getirip kitaplaştıran Breton, yakın arkadaşı için birçok yazı kaleme aldı. Sık sık Vache’nin kendisi üzerindeki etkisinden bahseden yazar, Littérature dergisinde yazdığı bir yazıda arkadaşı için ‘’Kâinatı bugüne dek gördüğüm en güzel bakışlarla taramış bir adam’’ cümlesini kullandı. ‘’Sanat aptallıktır’’ diyen Vache 1919 yılında, kaldığı otel odasında yüksek dozda uyuşturucu kullanıp intihar etti.

‘’Yazacak bir şeyim yok.’’

Oscar Wilde,“Kesinlikle hiçbir şey yapmamak, bu dünyanın en zor şeyidir, en zor ve en entelektüel olanı.” diyordu bir oyununda. “Hiçbir şey yapmamak” özlemini ancak yaşamının Paris’te geçen son yıllarında gerçekleştirebildi. Açıklaması şuydu: “Yaşamı tanımadan önce yazıyordum; şimdi yaşamın anlamını bildiğim için yazacak bir şeyim yok.” Reading Zindanı’nda yazdığı De Profundis, Oscar Wilde’ın susmadan önceki son çığlığı oldu.

‘’Öylece de seni severdim, kadın.

Yeniden erkek doğsaydım.’’

1956 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen İspanyol şair Juan Ramon Jimenez, ödülü aldığında karısı Zenobia’nın da kansere yenildiğini öğrenecekti. Jiménez’in hizmetçisi, karısının ölümünden sonra şairin Nobel ödülünü yere fırlatıp öfkeyle çiğnediğini anlatır. Jiménez, o günden sonra tek dize bile yazmadı. Geride bir Bartleby aforizması sayılabilecek şu cümleyi bıraktı: “Benim en iyi yapıtım, yapıtlarımdan pişmanlık duymak olmuştur.”

‘’Şu koca evrende yapayalnızdı.’’

Melville daima tedirgin, tuhaf, melankolik saatler geçirmeye eğilimli biriydi. Yayımladığı ilk deniz öykülerinin gördüğü ilgiden sonra 1849 yılında kaleme aldığı Mardi, okunması zor bir romandı ve Melville’in “başarısızlığı”nın habercisiydi. Ardından edebiyat tarihinin en büyük romanlarından birine, Moby Dick’e imza attı. Bu kitabı okumaya katlanan herkes Melville’deki ışığı sezmişti ama o henüz 34 yaşındayken yenilgiyi kabullenmişti. Yaşamının son yıllarında tıpkı Bartleby gibi New York’taki bir büroda sıkıcı işler yaptı. 1891’de tek başına öldü. Katip Bartleby, Melville’den başkası değildi. ‘’ Bartleby yalnızdı, şu koca evrende yapayalnızdı. Atlantik’in orta yerinde enkaz gibi bir şey.’’

‘’Med zamanları, çılgın çalkantılar üstünde,

Koştum, bir çocuk beyni gibi sağır, geçen kış’’

Rimbaud, “Sarhoş Gemi” şiirini on altı yaşındayken yazdı. On dokuzuna geldiğinde edebiyat camiasınca tanınmak veya şöhret onu ilgilendirmiyordu. Yirmi dokuz yaşındayken çıkan ikinci kitabının ardından yirmi yıl sonraki ölümüne kadar yazmayı bıraktı, kendini seyahatlere ve tehlikeli maceralara verdi. Borges’in dediği gibi, “Şairin bazen yetenekli, bazen neredeyse utanç verici biçimde yeteneksiz olması gibi yaygın bir durum vardır. Çok daha sıra dışı ve hayranlık uyandırıcı olansa şairin sınırsız bir ustalığa sahip olduktan sonra yapıtlarını küçümsemesi ve suskunluğu yeğlemesidir.”

”Olmamasına razıyım. Oluyormuş gibi olmasın yeter.”

Aslında Kâtip Bartleby, Kafka karakterlerinin öncüsüydü. Borges, Bartleby için, “1919’a doğru Kafka’nın yeniden bulduğu ve derinleştirdiği bir türü tanımlar.” demişti. Kafka da karakterleri gibi hep o varoluşsal sıkıntıyı yaşadı, yazmanın yetersizliğini imâ etti. “İnsanlar ne kadar yürürlerse, varış noktasından o kadar uzaklaşırlar.” diyordu. Arkadaşı ve yayıncısı Max Brod ondan geriye kalanları yok etmeyi kabul etseydi, Kafka belki de yeryüzünün en gizemli Bartleby’si olacaktı.

İlgilenenler için diğer sanatçılar ve yazarlar :

Robert Walser

Henry Roth

Felipe Alfau

Bobi Bazlen

Hart Crane

Ferrer Lerin

Joseph Joubert

Edmundo de Bettencourt

Nicolas Chamfort

Emilio Adolfo Westphalen

Hugo von Hoffmansthal

Guy de Mauppasant

Kaynak: Edebiyathaber, Rimbaud (Graham Robb), Melville Biography: An Inside Narrative

Bir cevap yazın