Site Loader

Yorulduğumda konuyu dile getirene dek zihnimdeki çiçek bahçesine oturup dinlenirdim. Bunu uzun süredir yapamıyorum çünkü artık o çiçek bahçem yok. Şimdi avuç içlerimi, dizlerimi paramparça hissediyorum. Kalbim kırılınca ölmek cazip geliyor fakat bir fil değilim.

Hani el ayak kesilir zihinsel bir boşluğa düşülür ya, tam o noktadayım.
Yine düşünmekten kendimi alamadım. Belirsizim, zihnim öyle yorgun ki içimden bir parça kopuyor. Koşturmayıp sakinleşip temkinli ve güzel adımlar atmak istiyorum. Bir süredir düşüncelerimdeki bu belirsizlik beni sürükleyip bu noktaya getirdi.

Aklımın bütün çekmecelerini açtım, içindekileri serdim sokaklarıma. Bir bir unutmak onları öylece ortada bırakıp gitmek istedim ama kıyamadım. Ne var yani? Daha öncesinde yapmamış mıydım bunu? Okulumu, mahallemi, arkadaşlarımı bırakıp gitmiştim. Çocukluğumu çantaya koyup öylece gittim. Ayrılırız, dünyanın güzel bir hatırası olarak kalırız geçmiş zamanda. Arada bir hatırlarız/hatırlanırız. Bakarız ardımızda bıraktıklarımız ne yapıyor, nasıl diye. Belki kesişen bir yolda karşılaşırız, sarılırız. Ayrılığa alıştıktan sonra karşılıklı oturup sohbet eder, bir şeyler içeriz. Geçmişteki yaşananlara güleriz hatta. Sonra yaşama devam ederiz. Hayatımıza farklı arkadaşlar girer çıkar. Sonra yine bir şekilde son yazarız. Önceden de böyleydi, bilirsiniz.

Bayram yerini cenazeye mi çeviriyor verdiğimiz değer?
Yürüdükçe aklımdaki çekmeceleri darmadağın ettim. Gitmenin hissettirdiği tuhaflıkla düşündüm durmadan. Gitmek istediğini ama cesaret etmediğini… O zaman ben gideyim dedim, senden azat edileyim. Vicdanımı rahatlatmak için ya da zamanı geldiği için. Ve insan, gidilmesi gerektiği biliyor ama zamanı tutturamıyor işte.

Çok mu erken yahut çok mu geç?
Ağustos ayının sıcak bir günü, odanın içi ve dışı arasındaki sıcaklık farkını gösteren camdaki o su buharı gibi buğulanıyor gözlerim. Bir umut doğuyor kendime ait bir odanın duvarlarında. Penceremin camına ‘ağlama’ yazmışlar. Silindi silinecek bu keder. Şimdi bir gelecek kaygısı yapıştı ellerime, sürükleniyoruz artık birlikte.

Geçti mi kaygılarım? Buldum mu o şarkıdaki gibi bir yağmurlu gün? Saçlarım halen siyah mı? Kim bilir… Halen ışıklı mı gözlerim? Sahi sen nasılsın? Yine sözümü tutamadım. Sorularla çalkalanıyor zihnim. Konu sen olunca paranoid bir şizofrenim.

Sesimi duymamak için çamaşır makinesini çalıştırıyorum. Aklım ve midem, makineyle birlikte dönüyor. Ruhumu da elektrik süpürgesi çekiyor içine. Kendimi yolcu ederken biraz ötedeki evde, arkamdan dökülen suyla birlikte aktım süzülüyorum giderden. Oysa bir can suyu olmak isterdim. Şimdi çamaşır suyu kokuyorum senden sonra. Soluğumu kesen bu zehir adını söylememi engelliyor mesela. Ellerimin derisini soymalı mıyım sence? Söylesene bu yazdıklarımı okuyor musun? Öfke nöbetleri başladığı gibi telaşla atıyor mu kalbin? Korkma, daha ölmezsin!

Boğulacak gibi oluyorsun belki. Aklın almıyor hiç, neden sana bu kadar değer verdiğimi. Boş ver! Şimdi yağmur nerede, kuşlar ve çiçekler nerede? En çok sevdiğim havayı özlüyorum. Âşık Veysel’in dediği gibi ‘gidiyorum gündüz gece’.

Ve burası yangın yeri yazarken ve gözlerimden bir damla aksa yine de sönmem, sönemem çünkü burası yangın yeri. Alev aldı bedenimi, koşuyor şimdi dört nala can havli.
Korkma! Benim sıkıntım harf, kelime ve cümlelerle zaman içinde iyileşecek bir durum.

Tam yüreğimin ortasında gittikçe kök salıyorsun, hâlâ. Umudun gübreliyor beni. Bazen seni, kalbim gibi teklemeyen, senin için atan zikrime hapsetmek, orada öldürmek ve oraya gömmek istiyorum. Ve hâlâ açıyorsam sebebi sensin! Sana yazdığım mektupların, defterlerin ucunu tutuşturduğum gibi içimde, yaktığın gibi kalbimi, sen de yan isterim şimdi. Kalbimde eri ve kimseye kalma.

Büşra İLCAY

One Reply to “SIZI”

Bir cevap yazın

Bizi Takip Edin

Araç çubuğuna atla