YABANCILAŞMA ÜZERİNE FARKLI BAKIŞ AÇILARI: HEGEL, FEUERBACH VE KARL MARX

Karl Marx, Yahudi bir ailenin çocuğu olarak 5 Mayıs 1818’de Prusya Krallığı’na bağlı Trier kentinde dünyaya geldi. Doğduğu dönemde yani 19.yüzyıl’da kıta coğrafyası, yeni gelişmelerin sancılarını çekiyordu. 1789’da gerçekleşen Fransız Devrimi, monarşinin yıkılıp feodal sistemin de hükümsüz sayılmasıyla Avrupa’daki dönüşüm sürecinin ateşini yaktı. Buna ek olarak 18.yüzyılın sonu 19.yüzyılın başında Britanya’da yaşanan sanayi devrimi, buharlı motorun icadıyla fabrika sistemini beraberinde getirdi ve daha önce çiftçilik ve zanaatkarlıkla geçinen dönemin insanlarını da farklı bir çalışma pratiği ile tanıştırmış oldu. Marx, babasının da avukat olmasının etkisiyle mi bilinmez 1835 yılında Bonn Üniversitesi’ne hukuk eğitimi almak için girdi ancak bu bölümün ona uygun olmadığını anlayıp bıraktığında, yolunun tekrardan 1836 yılında Berlin Üniversitesi’nde hukuk eğitimi için kesişeceğini bilmiyordu. Marx, felsefesini oluştururken birçok filozoftan etkilendi; Aristoteles, John Locke, Thomas Hobbes ve daha nicelerinden… Bu sırada Berlin Üniversitesi’nin eski rektörlerinden biri olan Friedrich Hegel ve onun öğrencisi olan Ludwig Feuerbach da ilgisini çekmeye başlamıştı bile.

Georg Wilhelm Friedrich Hegel (1770-1831) uygarlığın zihinsel gelişim sayesinde ilerlediğine inanan ve toplumsal bir dizi çatışmanın veya “diyalektiğin” tarihi olarak gören bir Alman filozuydu.[1] Ona göre asıl anlamlar, değişim sürecine tabii tutulduğunda ortaya çıkar çünkü madde değişir ama akıldaki kavram değişmez. Her şey kendi içinde çelişkiler barındırır ve bu çelişkiler de fikirlerin gelişmesine yardımcı olur. Hegel’e göre gelişim şu şekilde meydana gelir:

1 Tez—orijinal fikir ya da biçim kurulur.

2 Antitez—ikinci, çelişkili bakış açısı birincisiyle çelişir.

3 Sentez—iki zıt görüşün iç içe geçmesi gerçekleşir.[2]

Marx, diyalektik fikrini Hegel’den alıp onu toplumun ve ekonominin ilerlemesiyle harmanladı. III.Friedrich Wilhelm’in hizmetlerinden dolayı Hegel’e nişan takması, onu bir nevi devlet filozofu olarak gösterdi ve genç Marx’ın gözünde Hegel bağımsızlığını yitirdi. Artık Marx, onu da kritik edecekti. Marx, Hegel’in aksine, tarihin kendi kendine akmayacağına inandı. Tarihi tarih yapan aktörler olmadan tarihin de olmayacağını savundu. Almanya bu kadar entelektüel birikime sahipken neden İngiltere ve Fransa’nın yaşadığı dönüşüm sürecini geriden takip ediyor diye düşünürken bir yandan da tarihin nasıl başladığını sorguluyordu. Hegel’e göre tarih herhangi bir ilahi müdahile ile değil evrensel akılla yazıldı. Marx buna karşı çıktı, onun için tarih emekle birlikte ilerledi. İnsanın varoluş sebebi emekti. Emek, eski zamanlardan bu yana temelde hayatta kalmak için yapılmış şeylerin bir bütünüydü, bu yüzden de geçmişten günümüze bireylerin emekleriyle ürettiği ve yarattığı şeyler üzerinden insanlık tarihi ilerledi.

Hegel, dini görüşler yüzünden insanların etrafındaki dünyaya karşı yabancılaşma hissettiklerini, bunun da yalnızca öldükleri zaman yaşayabilecekleri ideal bir dünyada yaşamak için çabalayıp durmaları anlamına geldiğini söylemişti.[3] Feuerbach’a göre dinlerin tanrı kavramı, din olgusunun yabancılaşmasına işaret eder. İnsan kendi iç yansımasından yola çıkarak tanrı kavramını yaratır, daha sonra da insan tanrı kavramına inanıp, “Bizleri tanrı yarattı” diyerek kendini nesneleştirir. Tanrının her bir yönü—ahlak, aşk, kavrayış vb.—insan doğasının ihtiyaçlarına karşılık gelir. Bu bağlamda Tanrı insandan bağımsız veya onun üstünde değildir.[4]

Marx için yabancılaşma soyut değil, somut bir zemine oturuyordu. Marx’ı bütün bu filozoflardan ayıran nokta, insanları yabancılaştıran şeyin “Tanrı” veya “Akıl” değil para olduğunu fark etmesiydi: “Para, insan emeğinin ve hayatının yabancılaşmış özüdür… insan ona taptıkça o insana hâkim olur.”[5] İnsan yabancılaşacağı şeyi içinde taşır. Yabancılaşmaya giden yol, insanın iş üretebilmesini sağlayan “homofaber”ini yitirmesiyle sonlanır. Marx’ın yabancılaşma kuramına göre geçmişte insanlar hayvanlardan farklı olarak bir bilince sahip olsa bile doğanın bir parçası olarak hayvanlar gibi yaşarlar. Aslında insanın özü budur, biriktirmeden yaşarlar; “Bu benim.” demezler. Bu yüzden özel mülkiyetleri de olmaz. Tarihsel akış süresince özel mülkiyetin başlaması iş bölümü ve egemenlik anlayışını beraberinde getirdi. Biriktirme eylemi ve bu biriktirilenlerin karşı tarafa karşı kullanımı ile bir üstünlük ayrımı başladı. Tarım ve zanaatkarlık yapılan dönemlerde toprakla iç içe bir yaşam söz konusuydu.  Feodal sistemin çöküşüyle yaşadıkları yerlerden ayrılmak ve başka iş imkanları için göçmek zorunda kalan tarım ve zanaatkarlıkla geçinen insanların, sanayi devriminin ardından, makineleşmeyle beraber toprakla bağlantıları da kesildi. Bireyler önce yaptıkları işe, sonra üretim sürecine, ardından çevresine/diğer işçilere son olarak da kendisine yabancılaştı. Ek olarak yapılan işin zorunluluğu ve yapılma sıklığı ile beraber yabancılaşma doğru orantılı arttı.

Marx’a göre yabancılaşma dört ayrı sürecin üst üste eklenmesiyle meydana gelir. Öncelikle işçi, ürünün tek bir parçasını imal etmeye başlayınca üretim sürecinde söz sahibi olamayacaktır. Ürünü hayal gücünün el verdiğince şekillendiremeyeceği ve yeteneklerini de kullanamayacağı için özü itibariyle bir körelme yaşayacaktır. İkinci olarak, sadece satışa çıkacak olan ürünün tek bir parçasının yapımından sorumlu olan birey, ürüne ait diğer parçaların üretim süreçlerinden ve ürünün son halinden haberdar olmayacağı gibi müdahile de edemeyecektir. Yükümlü olduğu parçayı üretmekle görevli olan işçi, bu koşulda aslında emeğinin bulunduğu ürünün diğer aşamalarına ve son haline tanık olmayarak üretim sürecine de yabancılaşmış olacaktır. Üçüncü basamakta, çalışanlar çıkarları doğrultusunda kendi ürününü ya da iş gücünü satmaya çalışacak ve iş birliğinin yerini rekabet alacaktır. Bu da çalışanların kendi arasında yabancılaşmasının yanı sıra insanları da birbirine yabancılaştıracaktır.  Son olarak, hayal gücünden,  herhangi bir şeyi üretme isteğinden arındırılmış ve kendisine verilmiş üretim sürecinin tek bir kısmına dâhil olmuş işçi, “homofaber“ini de yitirilmesiyle kendisine de yabancılaşmış olacaktır. Marx, teorilerini yabancılaşma, kapital ve tarihsel materyalizm gibi birkaç konseptin üzerine oturttu ve kapitalist toplumun işleyişini de bu fikirler üzerine açıklamaya çalıştı.

 

Melike Nur ÜLSEVER

 

KAYNAKÇA:

1 2 3 4 5 HANDS, Gill, “Marx-Kilit Fikirler”, 2011

i Latince: âlet yapan insan; insanın biyolojik ismi Homo Sapiens‘e (Lat. bilge insan) ithâfen

HANDS, Gill, “Marx-Kilit Fikirler”, 2011

MORRISON, Ken, “Marx, Durkheim, Weber: Formations of Modern Social Thought”, 2006

https://tr.wikipedia.org/wiki/Homo_faber_(antropoloji)

 

Bir cevap yazın