Jean-Paul Sartre’ye Göre Amerika’nın En İyi Şairi; "CHARLES BUKOWSKI"

Henry Charles Bukowski 15 Ağustos 1920’de Almanya da doğdu. Annesi Katharina Fett bir Almandı ve kadın terzisiydi, babası ise Polonya kökenli bir Amerikalıydı, askerdi.

Doğumdan  kısa bir süre sonra Bukowski’nin ailesi Los Angeles’a taşındı. Los Angeles’ta ki ilk yıllarında oldukça çekingen ve içine kapanık bir genç olan Bukowski oldukça zor bir çocukluk geçirdi. Babasından gördüğü şiddet onu psikolojik ve fizyolojik açılardan oldukça etkiledi. “Ekmek Arası” (1982) romanında ve bir çok romanında baş karakter olan, Bukowski’nin alter egosu “Henry Chinaski”nin bahsettiğine göre babası daima işsizdi ve Charles’ı döverdi. Bu romanda baba figürü “kötücül, zalim ve adi herifin teki” olarak betimlenmişti.

İlk kez bir şeyler yazmaya başladığı lise yıllarında William “Baldy” Mullinax’ın etkisiyle çok küçük yaşta alkole başladı. Birçok kez içmenin de bir yetenek istediğini söyleyen Bukowski bir süre sonra televizyon programlarına çıkmadan önce yanına içki şişesi almayı şart koştu, hatta bir çok dinletisine de sarhoş olarak katıldı. Ayık kafa ile bu dinletilere tahammül edemeyeceğini dile getiriyordu. Hatta bir seferinde Sartre ile olan bir görüşmesine içki masasından kalkamadığı için gidememişti.

İlk edebiyat eğitimini babasından alan Bukowski Los Angeles Lisesi’nden mezun olduktan sonra Los Angeles Üniversitesi’nde edebiyat, gazetecilik ve sanat dersleri almaya başladı ancak iki yıl sonra okulu bıraktı. Üniversite yıllarda pek çok yazı kaleme aldı fakat daima reddedildi. Özellikle Philadelphia’da bir serseri hayatı sürdürüyordu ve birçok yazı kaleme alıyordu. Bir gün tesadüfen babası yazılarını buldu ve Charles’ın eşyalarını ve yazılarını yok etti, bu olayın ardından Bukowski evi terk etti.

Kabul edilen ilk öyküsü ”Aftermath of a Lengthy Rejection Slip” (1944) Story Magazine’de yayımlandı. İki yıl sonra ise ikinci öyküsü “20 Tanks From Kasseldown”ı yazdıktan sonra toplumun kendisine hazır olmadığını düşünerek yazmayı bıraktı. Edebiyattan uzak kaldığı bu süreç içerisinde çok vasıfsız bir hayat yaşadı. Hayatı Amerika’da gezmekle, amaçsız işlerle, kadınlarla ve içkiyle geçti.

1954 yılında kanamalı ülser yüzünden hastane kaldırıldı ve ölümden döndü. Bukowski tedavisinin ardından yeniden şiirler yazmaya başladı. Yazarken aynı zamanda iki yıl dağıtıcılık yaptığı posta idaresinde yeniden çalışmaya başladı fakat bu sefer memurluk görevindeydi.

1959 yılında ilk şiir derlemesi ”Flowers, Fist and Bestial Wail” iki yüz adet yayımlanınca nihayet Bukowski hatırı sayılır bir okuyucu kitlesi elde etti. Black Sparrow Press’in editörü John Martin, Bukowski’ye yazması için aylık yüz dolar teklif etti ve Bukowski on iki yıldır çalıştığı posta idaresindeki işini bıraktı, bir ay sonra ilk romanı ”Postane”yi (1971) yayımladı.

Beat Kuşağı’nın ”ikinci dalgası” kabul edildi ve Amerikan edebiyatının ”kirli gerçekçisi” oldu. Mickey Rourke’lu tarafından senaryosu Bukowski’ye ait olan ”Barfly” (1987) filmi ile Bukowski sinemaya uyarlandı.

Bukowski’nin oldukça enteresan bir aşk hayatı oldu. Eserlerinde sürekli bahsedilen ilişkilerin gerçek ya da kurgu olduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte tartışma konusuydu. Üç kez âşık oldum demişti Charles Bukowski “Kadınlar” kitabında biri ölü, diğer ikisi ise başka adamlarla beraber. Yazar ilk olarak 1957’de Barbara Frye’la evlendi. Kadınlarla mektuplaşmaların ardından bir ilişkiye başlamasının oldukça ünlü olduğu bilinen Bukowski, Barbara ile tanışmadan önce Barbara ona bir mektup yazmıştı. Mektupta Bukowski’ye boynunu kısa gösteren doğuştan bir hastalığı olduğu için kimsenin onunla evlenmeyeceğinden korktuğunu söyleyen Barbara, mektuba karşılık olarak Bukowski’den tabiri caizse evlenme teklifi aldı. Çift 1959’da boşandı.

Ardından Frances Smith’le yaşamaya başladı. 1964 yılında Mariana Louise Bukowski adında bir çocukları oldu fakat Frances ve Charles hiç evlenmedi.

Bukowski 1976’da Linda Lee Beighle ile tanıştı. İki yıl birlikte yaşadılar ve ardından 1985 yılında evlendiler. Bukowski, “Kadınlar” ve “Hollywood” adlı kitaplarında Linda’dan “Sara” adıyla bahsetti.

Charles Bukowski 9 Mart 1994’te Kalifornia’da lösemi yüzünden hayatını kaybetti. En son romanı ölümünden çok kısa bir süre önce bitirdiği “Pulp” adlı romanıydı. Kendisine Budist rahipler tarafından bir ölüm töreni yapıldı. Mezar taşına ise “denemeyin” yazıldı. Eşi Linda, bu yazının anlamını “Eğer tüm zamanınızı deneyerek harcıyorsanız, tek yaptığınız denemek demektir. Bu yüzden denemeyin, sadece yapın.” şeklinde yorumladı.

Eleştirmenlere göre Bukowski’nin yapıtları, erkeklerin fantezi dünyalarının çok açık ve detaylı tasviriydi. Ölümünden sonra, hatta halen bile gerek hayatı gerek eserleri birçok kez eleştiri kitabına konu oldu.

“Hayatta önüme koyduğum hedeflerin çoğunu gerçekleştirmiştim. Evsiz barksız değildim. Sokakta uyumam gerekmiyordu. Kuşkusuz sokakta yaşayanların arasında da çok iyi insanlar vardı ve onlar zavallı falan değillerdi, yalnızca sistemin dişlileri arasındaki yerlerini almamışlardı. Ortada çok iyi kurulmuş bir tuzak vardı aslında. Belirli bir yaşam standardını tutturmanın bedeli, sistemin önüne çizdiği sınırların arasında sıkışıp kalmaktan geçiyordu. Sınırları reddederek özgür yaşayan, yine de başını sokacak bir ev bulabilenlerin sisteme karşı önemli bir zafer kazandıklarını rahatlıkla söyleyebilirim.

“İçinde bulunduğun kalıp seni reddederse yapabileceğin tek şey yeni bir kalıp bulmaya çalışmak ya da çalışmaya başlamaktır. sonra yeni kalıbın da seni istemediğini farkedersen neden bir yenisi olmasın? Herkesin mutlu olma biçimi farklıdır.”

“Devrimin ne olduğunu bilmek ister misiniz? Kan, bağırsak ve delilik. Yolunuza çıktığı için ölen çocuklar, dünyadan habersiz yavrular.”

“Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi, makbul biri değilim. Kötü adamı sevdim hep, kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinek kaydı tıraşlı, kravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık, yolları kırık adamları. İlgimi çekerler. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardan da hoşlanırım; çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Azizlerden çok sapkınlar ilgilendiriyor beni. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü ben de serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam.”

“İnsan ruhunun derisi yoktur, şarkı söylemek isteyen iç kıvrımları vardır, duymuyor musunuz? Mırıldanıyor, duymuyor musunuz yoldaşlar? Sıkı bir hatun ve yeni bir Cadillac hiçbir şeyi değiştirmeyecek… Temel Reis yine tek gözlü kalacak ve Nixon yeni başkanımız olacak. İsa çarmıhtan indi, şimdi bizi çivilediler lanet şeye. Seçimimiz seçim değil. Çok hızlı hareket edersek, ölürüz. Yeterince hızlı hareket etmezsek, yine ölürüz. Onların destesiyle oynuyoruz; kıçında iki bin yıllık Hıristiyan tıpası varken nasıl sıçacaksın?”

Bir cevap yazın