OLAĞANÜSTÜ BİR GECEDEN GERİYE KALAN: STEFAN ZWEIG

“Başımdan geçenlerin ‘büyütülecek’ bir yanı olmadığını belirtirken bunu elbette halkların ve insanların kaderlerini etkileyen ağır dramatik olaylarla karşılaştırarak görece anlamda söylüyorum…

Fakat bu esasen önemsiz, küçük olay sonuçta benim için o kadar etkileyici oldu ki, o olağanüstü gecenin üzerinden dört ay geçtikten sonra bugün bile hâlâ içimi kor gibi kavuruyor ve yüreğimdeki o duyguyu koruyabilmek için bütün ruhsal güçlerimi yoğunlaştırıyorum. Her gün, her saat bütün ayrıntılarını zihnimde tekrarlıyorum, çünkü bir anlamda tüm varlığımın dönüm noktası hâline geldi, ben fark etmeden yaptığım ve söylediğim her şeyi belirliyor, düşüncelerimde sürekli bu olayın ansızın ortaya çıkışını tekrarlamakla ve bu yolla onu kendime mal etmekle meşgulüm. Ve şimdi, on dakika önce kalemi elime aldığımda bilincine varmamış olduğum şeyi aniden kavrıyorum: Bu olayı kâğıda geçirmemin tek nedeni, onu bir kez daha nesnel olarak saptanmış biçimde karşımda görmek, bir kez daha tüm duyularımla tadını çıkarmak ve aynı zamanda zihinsel olarak içselleştirmek.”

(s.3)

 

Bu hikâye; lüks zevklere sahip, oldukça zengin fakat sonunda rutin burjuva hayatının dışına çıkmaya cesaret edebilmiş genç bir adam hakkındadır. 7 Haziran 1913 günü öğle saatlerinde bir fayton kiralayan Baron Friderich Michael von R.’nin tüm varlığının dönüm noktası hâline gelen o olağanüstü gece hakkındadır.

Baron, nadir antikalar toplayan, iyi müzik dinlemekten hoşlanan ve insanların birlikte vakit geçirmekten hoşlandığı, “seçkin tabaka” diye adlandırdığımız sınıfın çoğu üyesinden pek de farkı olmayan ve geçim sıkıntısı yaşamayacak kadar yüklü bir servete sahip genç bir adamdır. Tüm sahip olduklarına rağmen isteklerinin gittikçe azaldığına ve duygularının donuklaştığına şahit olduğumuz genç adam bir çeşit ruhsal yetersizlik hissediyor. Toplum içinde yapay duygularla adeta rol yapan fakat köşesine çekildiğinde gerçeklerle karşı karşıya gelen Baron, tekdüze hayatından keyif alamaz hâle geliyor.

Hikâye 7 Haziran 1913 günü öğle saatlerinde, Baron’un bir fayton kiralamasıyla başlıyor.

 

“Ve fayton düşler içindeki bedenimi üst tabakanın toplumsal dünyasının içinde ağır ağır geçirirken ben basamak basamak, insana dair olanın içimdeki derinliklerine indim; bu sessiz yolculukta tarifsiz bir yalnızlık içindeydim, üstüme sadece aniden aydınlanan bilincimin parlak meşalesinin ışığı düşüyordu. Gülerek, sohbet ederek dalgalanan bir insan kalabalığının ortasında ben kendimi arıyordum, içimdeki o yitik insanı arıyordum, idrak edişin o büyülü sürecinde yılları yoklayarak gerilere gittim. Hayatımın tozlanıp körelmiş aynalarında ansızın tümüyle yitik şeyler beliriverdi…”

(s.36)

 

Tesadüf eseri gittiği at yarışlarında, içindeki suçluluğu, erdemi, iyiliği, kötülüğü, acıma duygusunu kısaca gerçek kendini hissederek beklenmedikle yüzleşiyor. Uzun zaman sonra ilk kez filizlenen duygu tohumlarıyla ne yapacağını şaşıran genç adamın kendiyle çatıştığına şahit oluyoruz. Yapabileceklerinin farkına vardıktan sonra duygularına kapılarak oradan oraya sürüklenmeye başlıyor ve asıl aradığı şeyin peşine düşüyor. Bu macerada her türlü duyguyu hissederek satırlar arasında kaybolmak mümkün. İnsanın varoluşundan itibaren sahip olduğu salt duyguların genç bir adama yaşattıklarını bütün çıplaklığıyla izliyoruz.

Kahramanımız kendi dünyasından çıktığı anda tek pusulasının duyguları olduğu anları şöyle anlatıyor:

 

“Dik, karlı bir yamaçtan aşağı kızak üstünde büyük bir hızla kayarken bir dönemeçte savrulmuşum, ölüm korkusu bir şekilde hız sarhoşluğunun hazzına karışmış ve ben, fren yapmak yerine başım dönerek, ama yine de bilinçli bir güçsüzlük içinde kendimi iradeden yoksun bir hâlde düşüşe teslim etmişim gibi bir duygu içindeydim. Artık geri dönemezdim, belki hiçbir şekilde dönmek de istemiyordum…”

(s.55)

 

Belki de kendi hayatından dışlanmış hissettiği için o gece aradığı şeyi en dışlanmış varlıkta buluyor. Bastırılmış duygularını doygunlukla hissederken yüreğinin kabuğu kırılıyor ve yeniden o sıcaklığı hissediyor. Sanki dünya ona fısıldıyormuş gibi etrafındaki her şeyi kabul ederek sevinçle içine çekiyor.

Bu hikâye bize bir yerlerden çok tanıdık gelebilir. Çoğu zaman yaşadığımız hayatlar içerisinde sürüklenerek kayboluyoruz. Dolu dolu hissetmemiz gereken duygularımız gittikçe köreliyor ve her şeyi sıradanlaştırıyoruz. Kendimizi dinlemeyi unuttuğumuz için çevremizdekileri dinlemeyi de unutuyoruz. Dinlemek ve hissetmek, belki de aranılanı bulmanın temel taşı bu ikisidir.

 

“Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan bütün insanları anlar.”

(s. 69)

 

YAZAR: AYDENİZ ATEŞ

 

KAYNAKÇA

» Stefan Zweig, Olağanüstü Bir Gece, (Çev. İlknur İgan), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2016

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir