Zamansız Alegori

Gecenin karanlığında, buğusu camlara sarılmış bir soğuk. Adamın elleri ceplerinde gizlenmiş.Aksaksız, kusursuz bir yürüyüş.Dört dörtlük çizgiler buna oldukça müsait?! Belli ki kaldırımın çatlak çizgilerine basmak istemiyor, çünkü kafasının içinde bir yerlerde bunun kötü bir şeye sebep olacağına inanıyor. Ezbere bilinen sokakları arkasında bırakmış, bildiği tüm dünyevi bilgilerini gömmüştü o sokaklara. Bir öbeği 7363. sokağın başındaki baharatçı dükkânına, periyodik cetveli 7468. sokaktaki okulun bahçesine bıraktı. Bir cam kırıldığında, ufalanan parçaların saatte üç bin millik hızla etrafa saçılacağını, Eiffel Kulesinin zirvesine ulaşmak için 1792 basamak çıkması gerektiğini, kıta isimlerinin hepsinin A harfiyle bittiğini, Einstein’ın 9 yaşına kadar düzgün konuşamamış olduğunu, kedilerin her bir kulağında 32 adale olduğunu, zürafaların yüzemediği ve fillerin zıplayamadığı gibi ıvır-zıvır’ı 7676. sokaktaki hurdacı pasajına gömdü. Bütün bunlar abartılı bir lüksün kaosu gibiydi. Bütün bunlar kalabalık bir gölgenin metniydi. Kafası karışık gemi kaptanı’nın, uymak istemediği rota çizgisi gibiydi. Ve bütün bunlar, yetersizliğiyle çok yersizdi.

Aklında; unutmadığı, tekrar tekrar kendini yenilese de, manâsızlığını aşamadığı bir soru; “ kimsin?..” Dudakları fısıldar gibi aralandı; “Kimim?”

O öğleden sonra bir yolunu bulup kahve içmek için gittiği kafede, sıranın kendisine geleceğini umarak geçirdiği vakitte,O’nu etkileyip etkilemediğini bile bilmediği, anlayamadığı şarkıya kulak verdi. Bazen melodiye değil de ritime bırakır insan kendini, bir an için gözlerini kapatıp sadece bunu yapmak istedi.

“Buyurun ne alırdınız?” diyen sigara kokulu, atonal bir sesle,milisaniyelik dünyaya dönüşü gerçekleşti.

“Hangi kahve çekirdeği ile taçlandırayım varlığımı?” dedi, iç sese bir soru daha…

İnsan’ın başına buyruk bir içsesi varsa, zindan oluyor düşünme üzerine tüm eylemler. Huzursuz bir masa buldu kendine, ya da huzursuzluğuyla O’nu bulan, masa oldu.

“Her yerde çok mu ses var? Yoksa tüm gereksiz frekansları, anlamsızlıklar anaforumda duyan ben miyim?” Gergin bakışlarındaki anlam bundan ibaretti. Adı çok abartılı kahvesinden bir yudum alırken, “Şu kitabı da bir bitiremedim” der gibi çantasına dokunarak günah çıkarttı.

Gözlerini kapattı. Işıltılı perdeler indiğinde, bu kez melodiye odaklandı.

Tek huzur buymuş gibi,

“Tek huzur bu..” dedi.

Gömülecek bir şeylerin kalmasından korkarak, sondan bir önceki kahve yudumunda yürümeye karar verdi.

Karşı kaldırımdan değil de neden buradan yürüdüğünü biliyordu, o buraya aitti. Yürüme yolu tabirini hiç sevmezdi, çünkü tüm yollar yürünmek için vardı. Yürümek kutsal bir eylemdi. Tıpkı otobüs camları gibi. Alelade bir otobüs camı, bir insanın omzundan daha çok gözyaşı ve farklı insan hisleri görmüştür. Huzurla ağırlar kişiyi.Sormaz, karışmaz, sessizce yaptığınız hesaplaşmaya ortak olur. Saydamlığından fark etmezsiniz onu, içini delen bakışlarınıza aldırmaz. Sonsuz bir sükûnla sizi dinler ve usançsızca hep bir sonraki yolcusunu bekler. Yıldız tozlarından oluşan bir sonraki yolcu, kadirşinas otobüs camının kutsallığını istemli bir savurganlıkla savuşturdu aklından, yürümek kutsaldı. Nerede olduğun değil, başı ya da sonu değil, önemli olan yolda olmaktı, yolda kalabilmek. “yürümek kutsalsa, demek ki 1792 basamağı tırmanmak hac yolculuğu oluyor” diye düşünürken, kendini, kendine gülerken yakaladı. Ve işte geldiği yer burasıydı, onu kucaklayan kimsesiz karanlığın sessiz elleri…

7586. sokakta durdu, topladı armonilerini koydu cebine. Gölgesiyle konuşurmuş gibi bir hâl içinde, “ yeter ki müziği duyayım” diye tekrarlıyordu. Adımları onu kendi sokağına çok yakın bir yere, bir köşebaşına getirdi. Duraksadı ve hareketsiz seyrine başladı.

Köşebaşına göre tarif ediliyorsa diğer yönler, köşebaşı ne yalnızdı yönsüzlüğüyle… Peki köşebaşı neye göre bulsundu kendini? Orada durarak ona anlam kazandırmak istedi. Dua niyetine, aralanmış dudaklarından “şimdi ben buradayım ve artık sen de benim karşımdasın, yönsüz değilsin. Bak! tutun işte ellerimden, gökyüzüne bak, denize koş, senin için bekler ve senin için tutarım yönsüzlerin kıblesini…” döküldü. Kim olduğumu biliyorum, yeter ki müziği duymalıyım, insanlar karanlık. Şu renksiz ruhlara notalarımı fırlatsam, renk gelir mi bakışlarına? Artık bu edimsizlikten sıyrılmalı tüm insanlık. Artık seslerim cebimde, renklerim aklımda kalmamalı! Boyansın gökkuşağının altındakiler. Ve son kez, hikâyesi herkesçe anlatılan, gözlerine yansıyan ışıltısı, edebi lisana sığmayan şaheserin önünde son kez çalmalıyım,dedi.

İçinden köprüler geçen karanlığa son bir melodi fısıldayarak üşüyen ellerine aldırmadan, dahası bu herkesin terk ettiği soğuğu hissetmeden.

O’nun terk edişi gözlerini Lacrimosa’yla kapatan dâhinin notalarına sarılarak olmalıydı ancak. Bir Şubat soğuğunda, ısınsın diye bu eşsiz, edinimsiz günahkâr şehir, hislerinin en saf haliyle dokundu kemanın tellerine. Bir çığlık dokunsun şehrin sessiz harflerine.

”Şu elim gün! Küllerin içinden uyandırılıp, Hükmü verilecek günahkâr insanlığın…

Merhamet ey Tanrı’m(!) bizlere…

Yüce şefkatli efendimiz…

O’nlara huzur bahşet!..

Âmin.”**

**Wolfgang Amadeus Mozart- Requiem

2 Replies to “Zamansız Alegori”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir