BİR YAZARIN YAŞAMINDAKİ ANLAM ARAYIŞI; TOLSTOY

Bir zamanlar S… adında zeki ve dürüst bir adam bana inanmaktan nasıl vazgeçtiğini anlatmıştı. Yirmi altı yaşında bir av sırasında o gece kamp yaptıkları yerde çocukluktan kalma bir alışkanlıkla akşam vakti dua etmek için dizlerinin üzerine çökmüş. Onunla gelen ağabeyi uzandığı yerden kardeşini izliyormuş. S… dua etmeyi bitirip yatmak için hazırlanırken ağabeyi ona şöyle demiş: Bunu hâlâ yapıyorsun ha? Aralarında başka bir konuşma geçmemiş, o günden sonra S… dua etmeyi ve kiliseye gitmeyi bırakmış. Bu ne ağabeyinin fikirlerinden ne kendisinin buna katılmış olmasından ne de başka bir inançta karar kılmış olmasından kaynaklanıyordu. O söz, kendi ağırlığı ile zaten çökmek üzere olan bir duvarın tek bir dokunuşla yıkılması gibi bir etki yapmıştı.” İşte insan kendi elleri ile ömrü boyunca bir yaşam inşa eder ama sonra gün gelir akla gelen bir soru ile tüm hayatı bir anda alt üst olabilirdi. Lev Nikolayeviç Tolstoy’un da yaşamı böyle olmuştu.

Tolstoy toprak sahibi soylu bir ailenin oğlu olarak 28 Ağustos 1828 tarihinde dünyaya geldi. Küçük yaşta hem babasını hem de annesini kaybetti ve yakınlarının yanında büyüdü. On altı yaşında Kazan Üniversitesi’ne başladı ancak resmi eğitime tepkili olması sebebiyle okulu bırakıp çiftliğine Yasnaya Polyana’ya geri döndü. Üniversiteyi ikinci sınıfta terk ettiğinde artık geçmişte neredeyse ona öğretilen hiçbir şeyin doğruluğuna inanmıyordu.

                                     Tolstoy’un Yasnaya Polyana’daki Çiftliği

Çocukluğumdan itibaren bana verilen dinsel öğreti başkalarında olduğu gibi bende de yok oldu. On beş yaşından itibaren felsefi eserler okumaya başladım ve benim dini öğretiyi reddedişim oldukça bilinçli bir şekilde oldu. On altı yaşımdayken dua etmeyi, kiliseye gitmeyi ve kendi iradem ile oruç tutmayı bıraktım. Bana çocukluğumda öğretilen şeylere inanmıyordum ama inandığım bir şeyler vardı. Bir Tanrı’ya inanıyordum ya da en azından varlığını inkâr etmiyordum ama nasıl bir Tanrı’ya inandığımı tanımlayamıyordum.”

Tolstoy’un yaşama yüklediği anlamı sorgulamaya başlaması da bu düşünceler ile meyve vermeye başladı. Yaşamı boyunca iyi bir insan olabilmenin peşinde koştu. Yalnız iyi ve ahlaklı bir insan olabilme isteğini her dile getirdiğinde çevresi tarafından örülen yüksek duvarlar ile karşılaştı. Ne zaman ki adi ihtiraslara (hırs, intikam, kibir, şöhret, iktidar düşkünlüğü…) teslim oldu o vakit övgüler ile karşılaştı. Hayatında bu dönemi şöyle ifade eder: ”O yılları dehşet, nefret ve yüreğimde bir sızı olmadan hatırlayamıyorum. Savaşta insanları öldürdüm ve yine öldürmek amacıyla onları düelloya davet ettim. Kumarda kaybettim, köylülerin emeklerini çar-çur ettim, onları cezalara çarptırdım. Ahlaksız bir hayat sürdüm ve insanları kandırdım. Yalan, soygun, zina, sarhoşluk, şiddet, cinayet… İşlemediğim tek bir suç bile kalmamıştı ancak çağdaşlarım beni nispeten ahlaklı bir insan olarak gördüler ve hâlâ da öyle görüyorlar. Bu şekilde on yıl yaşadım.”

Tolstoy 20 Yaşında

Savaştan sonra Petersburg’a dönen Tolstoy yazarlar ile tanıştı ve çevresindekilerin görüşlerini benimsedi. Bu fikirleri şöyleydi; genel olarak hayat ilerlemekte ve en büyük rol, fikir üreten insanlara düşmektedir. Onlar meslekleri gereği insanlara öğretmenlik yapıyor olup, ürettikleri her yazıyı, öğrettikleri her bilgiyi doğru olarak kabul ediyorlardı. Tolstoy’da çevresinde hayranlık uyandıran biri olarak kabul gördüğünden bir müddet yaşamında bu görüşleri benimsememiş olmanın rahatsızlığını duymuyordu. Zamanla yazar grubunda var olan bu inancı bir dine benzetmeye ve kendisini de bu dinin papazlarından biri olarak görmeye başladı. Bir sanatçı olarak yazıp çiziyor, insanları eğitiyordu ama ne konuda eğittiğini bilmiyordu. Sonrasında yazarların kendilerine duyduğu güven ve sonsuz inançtan şüphe duymaya başladı çünkü bu dine mensup papazların kendi aralarında anlaşamadıklarını gördü. Buna rağmen aralarında olmaya devam etti.

Çok tuhaf bir durumdu ama şimdi oldukça anlaşılır geliyor. Bizi ilgilendiren, mümkün olan en çok parayı ve övgüyü almaktı. Bu uğurda kitap ve makaleler yazdık. Ancak böyle faydasız bir işi yapabilmek ve önemli insanlar olduğumuzdan emin olmak için faaliyetlerimizi haklı çıkaran bir kurama ihtiyacımız vardı. Kendi aramızda bu kuramı geliştirdik: Var olan her şey akılla açıklanabilir. Var olan her şey kültür yoluyla ilerler bunun ölçütü ise kitap ve gazete tirajlarıdır. Bizlere bir ücret ödeniyor ve saygı gösteriliyor, çünkü bizler kitap ve gazete yazıyoruz. Bu yüzden insanların en faydalısı biziz.”

Tolstoy daha sonra bu durumun tımarhanedekinden bir farkı olmadığını düşünür ve belli belirsiz sorgulamalar ile bu durumdan yavaşça sıyrılır.

Tolstoy bir dönem yurt dışına çıkar ve döndükten sonra da taşraya yerleşip köy okullarında öğretmenlik yapmaya başlar. Burada da ilerlemeyi savunur ancak artık eleştirel bir gözle bakar. Yazarak eğitmek düşüncesi onun için hâlâ geçerliliğini korumaktadır. Artık kendine şu soruyu sorarak yoluna devam eder; kişi ne öğrettiğini bilmeden nasıl öğretecek? Bir sene öğretmenlik hayatına devam eder ve nasıl öğretmenlik yapılabileceğini öğrenmek için köylü ayaklanmasının gerçekleştiği 1861 senesinde ikinci kez  yurt dışına çıkar. Rusya’ya bilgelikle donanmış bir arabulucu1 olarak geri döner. Hem okullarda köylüleri hem de yayımladığı dergi ile okuyan sınıfları eğitme işine soyunur. Sonrasında kafa karışıklığının bir sonucu olarak da ruhen çok yıpranır bunu şöyle ifade eder: ”Ara bulucu olarak işim çok zordu, okullarda yürüttüğüm faaliyetlerin sonuçları belli belirsizdi ve dergide yazdığım yazılar üstünkörü kaleme alınmıştı. Durum o kadar iticiydi ki sonunda hastalandım. Her şeyi bir kenara bırakarak taze hava solumak, kımız içmek ve hayvanlar gibi bir hayat sürmek için bozkırlara gittim. Oradan dönüşte evlendim ve artık tek gayem kendim ve ailem için hayat şartlarını iyileştirmek oldu ve bu da beni bir süre kafamdaki düşüncelerden uzaklaştırdı.

Tolstoy ve Eşi Sophia

Evlenmesi ile birlikte on beş yıl böyle geçti ancak onda ki kafa karışıklığı giderek daha da içinden çıkılamaz bir hâl almaya başladı. Ne yapması ve nasıl yaşaması gerektiğini bilmiyordu ve kendisini kaybolmuş ve keyifsiz hissettiği zaman dilimleri hayatında artmaya başlıyordu. Ne için? Amaç ne? Kendisine sürekli bu soruları soruyordu. Ona ölümcül bir iç hastalığa yakalananların başına gelenlerin aynısı geliyordu. ”Çocuklarımın eğitimleri ile ilgili planlar yaparken kendime şöyle derdim: ‘Ne için?’ Köylülerin nasıl kalkınacaklarını düşünürken şöyle söylerdim: ‘Ama bunun benim için önemi ne?’ Çalışmalarımın bana sağlayacağı ünü düşününce şöyle derdim: ‘Haydi bakalım! Gogol’dan Puşkin’den, Shakespeare’den, Molière‘den daha ünlü olacaksın. Olacaksın da ne olacak?” Bu sorulara hiçbir şekilde cevap bulamıyor ve bu şekilde yaşamanın da imkânsız olduğunu düşünüyordu.

Bir düzlükte karşısına öfkeli bir hayvan çıkan bir yolcuya dair Doğu masalı nicedir anlatılır: Öfkeli hayvandan kaçan adam kurumuş bir kuyunun içerisine girer ama aşağı baktığında kuyunun içerisinde ağzını açmış onu yutmaya hazırlanmış bir ejderha görür. Talihsiz adam ne öfkeli hayvanın verdiği korku ile kuyudan çıkabilir ne de yutulma korkusu ile kuyunun dibine inebilir. Sonunda kuyunun duvarındaki bir çatlakta dal görür ve ona tutunur. Ellerindeki güç giderek azalmaktadır ve onu bekleyen ölüm korkusu ile daha da sıkı tutunmaktadır dala. Derken biri siyah biri beyaz iki fare görür ve fareler onun tutunduğu dalı kemirmeye başlarlar. Az sonra dal kırılacak ve adam ejderhanın ağzının içine düşecektir. Yolcu ölümden kurtuluş olmadığını anlar ve etrafına bakınmaya başlar. Az sonra dalın üzerinde birkaç damla bal görür. Bal damlalarına diliyle uzanır ve tatmaya başlar. Tolstoy’da hayatın dallarına böyle tutunmuştu, etrafında tadacağı birkaç damla bal vardı ancak o bal da ona eskisi kadar tat vermiyordu. Fareler hayatında tutunduğu dalı kemiriyorlardı ve böyle bir işkenceye nasıl düştüğünü anlayamıyordu. Sürekli ejderhayı ve fareleri görüyor, ölüme odaklanmış bakışlarını başka bir yöne çeviremiyordu. Bu bir masal değildi, çürütülemeyecek bir hakikatin ta kendisiydi.

Karanlığın dehşeti öylesine büyüktü ki kendimi bu dehşetten ilmik ya da kurşunla kurtarmak istiyordum. Beni güçlü bir şekilde intihara sürükleyen şey bu histi.”

Arayışını bütün bilim dallarında sürdürdü. Hayatındaki taşları yerinden oynatan kafasındaki o sorulara cevap bulmak için harekete geçti. Niçin yaşayayım? Niçin herhangi bir şeye karşı istek duyayım? Hayatımda beni bekleyen ölümün yok etmeyeceği bir anlam var mı?

Öncelikle cevapları deneysel bilimlerde aradı; sonsuz uzay ve sonsuz zamanda sonsuz derecede küçük parçacıklar sonsuz bir karmaşıklık içerisinde biçim değiştirirler ve siz bu dönüşümlerin yasasını anladığınızda evrende niçin var olduğunuzu da anlamış olacaksınız. Bu cümlelerin onun için hiçbir anlamı yoktu çünkü sonsuzlukta ne karmaşık ne basit, ne ileri ne geri, ne iyi ne de kötü vardır. Soyut bilim alanına bakılacak olursa; olguların sebep-sonuç ilişkisine dayalı soruları bir kenara bıraktığı, yalnızca soruları muhatap alan, tam bir belirsizlik alanı oluşturan bir çerçeve çiziyordu. Açıklıkla sorduğu sorular şunlardı; ben kimim ve evren nedir? Niçin varım ve evren niçin var? Filozof varoluşun özüne ruh, idea, öz, irade der. Aslında söylediği şudur; bir öz var ve ben bu özden oluştum. Tolstoy’da asıl olarak bu soruları sorar: ”Bu öz niçin var olmak zorunda? Bu özün var olması ne gibi sonuçlar doğurur? Felsefe bu soruları cevaplamadığı gibi kendisi de yalnızca bunları sorar. Bu bilimler ne kadar kesin olurlarsa olsunlar onun ihtiyacını karşılamaktan ve sorularına yanıt vermekten o denli uzaktırlar.

Tolstoy içinde bulunduğu ikilemi şu cümleler ile dile getiriyordu: ”Eğitimli, bilge kimselerin ortaya koydukları akla dayalı bilgi yaşamın anlamını reddederken, büyük insan kitleleri bu anlamı akıl dışı bilgi ile algılıyordu. Bu akıl dışı bilgi; inançtı, Tanrı’ydı. Altı günde yaratılış, şeytanlar, melekler ve diğerleri… Aklımı yitirmedikçe kabul edemeyeceğim şeyler…

                        Tolstoy’un Çalışma Ofisi

Sorusuna, akılcı bilgide yanıt bulması imkânsızdı. Kimim ben? Sonsuzun bir parçası. İşte bütün sorun bu iki sözcükte yatıyordu. Sonlu ile sonsuz olanın ilişkisi. Diğer bilim alanları sonlu ile sonlu ya da sonsuz ile sonsuz ilişkisini esas aldığından bu sorular yanıtsız kalıyordu. Yaşamın, ölümün yok edemeyeceği nasıl bir anlamı var? Sonsuz olan Tanrı ile birleşmek: Cennet. Tolstoy zamanla inancın varoluş sorusuna bu şekilde yanıt verdiğine ve bunun sonucu olarak da yaşamayı mümkün kıldığı fikrine yakınlık duymaya başladı.

Önce yakın çevresindeki inanç sahibi insanlara yaklaştı, fakat çok geçmeden bu inançların içten olmadığını, inançlarının onların yaşamsal hazlarından başka bir şey olmadığını gördü. Bunun üzerine gözlerini basit, cahil ve yoksul insanların oluşturduğu büyük kitleye çevirdi. Onlarla birlikte olduğu zaman bu kimselerin hastalıklara, şanssızlıklara sessiz bir katlanış ile yaklaştığını ve ölümü dehşete ve umutsuzluğa düşmeden karşılayabildiklerini gördü. Onları sevmeye başladı ve yaşamın onlar için taşıdığı anlamın doğru bir anlam olduğunu fark etti, böylece kendisi de yaşamın bu anlamını benimsedi.

Düşüncelerinin bir sonraki aşaması olarak teologlar ile halkın inancının bir olmadığını anladı. Tüm kilise törenlerine katıldı ve teologların temel dogması ‘kilise asla hata yapmaz’ algısı ile karşılaştı. Kilisenin ibadetlerini yerine getirirken bunu sorgulamaz ve geleneğe boyun eğerdi çünkü ancak bu şekilde geçmiş kuşaklar ile ve tüm insanlar ile sevgi yolu ile birleşeceğine inanırdı.  Çok geçmeden teolojik dogmaların insanları birleştirmekten çok bölünmelerine sebep olduğunu, kilisenin kendi çıkarlarına göre hareket ettiğini ve kendinden olmayanı dışladığını gördü. Kilisenin öğretilerini aklın süzgecinden geçirir ve akıl ile din arasında -eğer söz konusu olan din düzmece bir inanç değilse- hiçbir uyumsuzluğun bulunmaması gerektiği sonucuna varırdı. Bu akıl yürütüş biçimi başta çelişkiliymiş gibi görünse de Tolstoy’un burada iki farklı akıldan söz ettiğini bilmemiz gerekir. Biri yaşamı yadsıyan, inanca boyun eğmeye zorlanan akıl; bireysel akıldır. Diğeri, inançla çelişmeyip, uyum içinde olan akıl; evrensel akıldır.

Rus ataerkil köylülerin büyük yığını ile birleşerek Tolstoy halkın saf inancını tanıdı. İnançlı bilginlere başvurduğu zamanlar şüpheleri artıyor ve duydukları, hayat pratiğine uymuyordu. Fakat köylünün Tanrı, inanç, hayat, kurtuluş hakkındaki düşüncelerini dinlediği zaman, onda inanç bilimi açılıyordu. Ataerkil köylülerin saf inancını alarak onların safına geçti: ”Ben kendi çevremdeki hayattan vazgeçtim, kabul ediyorum bu gerçek hayat değil hayat gibi bir şey. Bizim yaşadığımız bolluk bizi hayatı anlamadan mahrum ediyor. Ve benim hayatı anlamam için ben seçilenlerin hayatını değil sadece emekçi halkın, hayatı yapan ve ona anlam verenleri anlamam gerekiyor. Benim çevremdeki sade, emekçi halk, Rus halkıdır ve ben onlara, onların hayata verdiği anlama başvurdum.

Artık Tanrı’nın varlığına olan inancımı yitirdiğimde yaşamıyorum. Şayet O’nu bulmaya yönelik içimde bir umut kırıntısı olmasaydı artık yaşamıyor olurdum. Sadece O’nu hissettiğimde ve bulmaya çalıştığımda gerçekten yaşıyorum. O, onsuz yaşanılamayandır, yaşamak ile Tanrı’yı bilmek aynı şeylerdir. Tanrı varoluştur. Bir kez Tanrı’yı arayarak yaşamaya başladın mı, bir daha O’nsuz yaşayamazsın.”

 

 

Demet TAŞTEMİR

 

 

Dipnotlar

1.Köylülerle toprak sahipleri arasında ara bulan kimse.

 

Kaynakça

Tolstoy, Lev Nikolayeviç 2016. İtiraflarım. 2. Baskı. Antik Yayınları

Smanbekova, Ludmila (2002). Tolstoy’un Ahlak Anlayışı. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Felsefe Anabilim Dalı

Göçen, Muzaffer (2014). Tolstoy’un Düşüncesinde Anarşist Temalar. Hacettepe Üniv. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Siyaset Bilimi ve Kamu yönetimi Anabilim Dalı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir