EGEMEN DOĞRUYA RIZA: HEGEMONYA

Toplumsal yapılar bünyelerinde daima bir kontrol mekanizması barındırır. Bu mekanizmaların kontrolü, toplumsal sınıflar arasındaki çatışmanın da temelidir. Her toplum kendi içerisinde belirli statülerde sınıflar barındırır. Bu sınıfsallığın sonucunda ortaya çıkan, diğer sınıflara hâkim olma çabası, egemen sınıf ve egemen olmayan sınıf(lar) ayrımını doğurmuştur. Egemen sınıfların kontrol sağlamak için belli başlı yöntem ve çabaları mevcuttur.
Bir toplumda belli alanlarda hâkim olma isteği sonucu, belirli yöntemlerle egemenliği sağlama, hegemonya kavramıyla ifade edilir. Hegemonya, egemen olmayı karşılayan bir ifade olarak, sosyolojik tabanın çatışmacı ekolüne temel oluşturur. Egemen olmak isteyen veya var olan egemenliğini korumak isteyen sınıf, diğer sınıflar üzerinde hâkimiyeti sağlamak için, toplumun kültürel yapısını göz önünde bulundurarak, onları kendi idaresini kabul edecek şekilde yönlendirir. Bunun nasıl sağlanabileceği konusu sosyolojik ve sosyokültürel çalışmaların alanında oldukça önemsenmekte ve incelenmektedir. Hegemonya kavramı, bütün toplumları kapsamasına rağmen; kavramın tartışılması daha çok kapitalist toplumlar üzerinedir.
Hegemonya kavramının ön plana çıkmasını sağlayan Antonio Gramsci, hegemonyanın sağlanmasında egemenin, kapitalist toplumla iç içe olduğu görüşünü savunmaktadır. Ona göre egemen sınıf, kapitalist dünya ile iç içe geçmiştir ve bunlar birbirlerinin varlığını devam ettiren yapılardır. “Gramsci, sosyal bir sınıfın diğerleri üzerindeki egemenliğini göstermek için hegemonya kavramını kullanır.” (Yaylagül, 2014: 112) Bu sosyal sınıfın devamlılığı için de “rıza”ya ihtiyaç duyduğunu söyler. Egemen olan, yalnızca baskı aygıtlarını kullanarak diğer sınıfları kontrol altında tutamaz; dolayısıyla onlara kendi egemenliğini, onların rızalarını alarak kabul ettirmek mecburiyetindedir. İşte bu noktada, kapitalist ekonomik sistem, karşılıklı devam edebilme ereği için, egemen olanla birleşir. Ayrıca Gramsci, hegemonyanın sağlanmasında organik aydınlara da dikkat çeker. Dini liderler, eğitmenler, iletişim alanında kanaat önderi olarak ifade edilen kişiler, diğer insanları egemenin kültürüne çeker. Bu kişilerle etkileşim halinde olan bireyler, egemen olanın yaşam biçimsel içeriğini “sağduyusal doğru” olarak kabul eder ve onunla bütünleşik bir yapıya doğru kayar, yani egemenin varlığına rıza gösterir. Gramsci’nin organik aydınlardan ayrı olarak ortaya koyduğu bir diğer rıza sağlama alanı ise, kültürel yayılımı sağlayan ve baskı aygıtları dışında kalan araçlardır. İlerleyen dönemlerde Althusser’in “devletin ideolojik aygıtları” olarak isimlendirdiği bu araçlar, dini görevlileri, okulu, devlet kurumlarını, kitle iletişim araçlarını vb. kapsar. İdeolojik aygıtların hâkimiyet alanına etkisi, özellikle kitle iletişim araçlarının da dâhil olmasıyla, baskı aygıtlarından daha fazla olmuştur/olmaktadır.
Toplumsal kültürel havuzdan kendi üstünlüğünü sağlayarak egemen olan sınıf, toplumun bütün dinamikleri üzerinde kendi yaşam biçimini yani kültürünü hâkim kılmak ister. Gramsci, hâkimiyetin bir kez sağlanıp daha sonra bırakılabilecek bir şey olmadığını, dinamik bir yapıya sahip olduğunu belirtir. Rıza, kendini tekrar tekrar kurmak zorundadır. Rızanın sağlanması üzerinde özellikle Eleştirel Okul’un görüşleri dikkat çeker. Marksizm kaynaklı olan okul, Marx’ın çatışmayı ve hegemonyayı sadece ekonomiye indirgediğini belirterek, bu görüşe eklemeler yapar ve kültürel, iletişimsel, psikolojik ve sosyo-yapısal alanda incelemeler gerçekleştirir. Doğrudan doğruya bu görüşlerin neler sunduğunu ifade etmek belli bir zemin oluşturulmadan doğru olmayacaktır, bu sebeple, hegemonyanın toplumsal yapı kurumları üzerinden nasıl işlendiğini belirtmek, açıklamak ve betimlemek okulun görüşlerini açıklamada yardımcı olacaktır.
Aile, sağduyusal verinin bireye aktarıldığı, toplumsal egemenin “doğrularını” aşılayan bir toplumsal kurumdur. Bu kurumun en büyük özelliklerinden birisi, onun yapısındaki değişmez doğruların varlığıdır. Eğer aile kurumu, altkültürel bir yapıda yer alıyor ise, egemen olanın varlığını doğrudan doğruya bireye aktarmaz. Ancak toplumsal yapının kurulmasında, kültürel havuzdaki bütün alt ve üst kültürel yapıların ortak noktası bulunduğu gerçeği düşünüldüğünde, egemenle bir noktada buluştuğu görülür. Ve zaman içerisinde egemenle olan bu uzlaşı alanı giderek genişler ve sürekli olarak egemene rıza gösterimi artar. İlerleyen dönemler içerisinde bu ortak alanın artımıyla, aile yapısı egemen olanın sağduyusal doğrularına doğru evrilir. Değişmeyen doğruları (kültürel öğeler) haricindeki birçok alanda, egemen tarafından kontrol varlığı görülebilir.
Aile kurumunun diğer en büyük etkisi ise, diğer kurumlarla olan ilişkileri sağlaması ve devamlı bir varlığının olmasıdır. Bütün diğer kurumlarla ilişkiler, aile yapısı içerisinde şekillenen kişilik ile belirlenir. Bu sebeple aile kurumu, hegemonyanın sağlanmasında hedef olan kurumların başında gelir. Aile ayrıca kendisi de bir egemen yapıdır. Birey üzerinde etkin olan aile, sağduyusal doğrularını bireye aktarır. Bu noktada eğer toplumsal egemen, küçük olan egemeni yani aileyi şekillendirebilirse, toplumsal rızayı sağlar ve devam ettirmesi daha kolay olur.
Ekonomi kurumu, hegemonya tartışmalarında oldukça etkilidir. Dayanışmacı ve çatışmacı ekolün her ikisi de, toplumsal bütünü ekonomi üzerinde kurar. Bütünlüğün olduğu veya olmaya çalıştığı her alanda hegemonya görülür. Özellikle Marx’ın “üretim araçlarına sahip olma” tezi üzerinden düşünüldüğünde, birçok görüş ekonomi kurumunun, çatışmanın temeli olduğunu kabul eder. Ancak ilerleyen dönemlerde ana akım sosyoloji alanından ayrıldıkça ekonominin etkisi yadsınmamakla beraber temelin tek bir kuruma indirgenemeyeceği düşüncesi hâkim olacaktır. Ekonomik yapıyı inşa etmek ve ekonomik egemenliği elinde tutmak, neredeyse bütün egemen olanların hedefidir. Bu noktada ekonominin diğer kurumlardan ayrılamaz olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır. Çünkü ekonomik egemenlik, diğer kurumlarda belli oranda bir egemenlik sağlanmadığı sürece gerçekleştirilemez. Hegemonyanın kısa bir süreliğine kurulması mümkündür ancak devamı için ekonominin diğer kurumlarda etkisini göstermesi gerekir. Eleştirel Ekol’ün kapitalist toplum eleştirisinde, ekonomi kurumu diğer bütün kurumların kontrolünü sağlayan ana kurumdur. Kapitalizm kendi varlığını devam ettirmek için, egemen olan sınıf üzerinde ekonomik gücünü kullanır ve onun kurumsal hegemonyasını eline alır.
Kapitalist toplumun eleştirisinde göze çarpan ve toplumsal kurumlardan biri olan boş zaman da, hegemonyanın sağlanması ve aktarımında büyük bir öneme sahiptir. Boş zaman, bireylerin kültürel, ideolojik ve ekonomik durumuna göre “değerlendirilen” bir zaman dilimidir. Bu zaman diliminde kişilerin “özgür” olduğu yanılsaması gerçeği karşısında, bu duruma “kontrollü özgürlük” demek daha doğru olacaktır. Bütün toplumlarda boş zaman için “popüler” olan aktiviteler mevcuttur. Doğru ve gerekli olan eylemlerin işaretlenip belirlendiği gerçeği göze çarpar. Herkesin yaptığı, herkesin benimsediği ve herkesçe yapılması uygun olan bu davranışlar ile aktiviteler, kurulmuş bir kültürel hegemonyaya işaret eder.
Frankfurt Okulu tarafından ortaya konulan “kültür endüstrisi” kavramı, boş zaman aktiviteleri ile hegemonya ve kapitalizmin ilişkisini ortaya koyar. Bu kavram, var olan kültürel davranış ve içeriklerin, zengin içeriğinden koparılarak, sadece tüketilmesi için sunulmasını ifade eder. Eğer, boş zaman diliminde “sorgulama ve düşünsel alana yönelme” mevcut değilse, hegemonik yapının kurulması daha kolay olacaktır. Bu noktada kapitalist sistemin, devlet veya herhangi bir hegemonik yapıyla birleşerek, kültürel varlık ve içerikleri “basitleştirerek” “kitlelere empoze ettiği” ya da okulun kavramsallaştırmasıyla “kitle kültürünü” inşa ettiği söylenebilir. Ve kitleselleşmiş bir topluluk, büyük bir toplum veya siyasi ideoloji tarafından rızaya daha kolay çekilebilir.
Eğitim, hegemonyanın inşasında rızanın sağlanmasının ve devamlılığının temin edilmesinin en etkin yollarından birisidir. Kültürel, sosyal, psikolojik ve düşünsel bütün inşa alanlarının temeli, başta aile olmak üzere, okul, sosyal alan gibi hegemonik çatışmanın gerçekleştiği her birimde, eğitimle sağlanır. Eğitimin doğası, sorgulamaktan ziyade kabule dayandığı için rızayı sağlamaya taban oluşturması gayet doğal görünmektedir. “Gerçeklerin aktarımı” olan eğitimin birçok içeriği, egemen olanın doğruları yani hegemonik ideolojilerdir. Egemen olan çoğul düşünüldüğünde; aile, sosyal çevre ve devletin ideolojik aygıtı sayılan okul da dâhil olmak üzere hepsi, var olanın kabul edilmesini yani rızayı hedefler. Tam bu noktada eğitim alanının “sorgulayıcı” mı yoksa “rızacı” bir alan mı olduğu paradoksu ortaya çıkar. Her ikisinin de varlığından söz edilebilir ancak sorgulayıcı yönün gerçekleşmesi için dayanılan gerçekler yine rıza üzerinde kuruludur. Diğer bir ifadeyle eğitim, kaynağını bazı doğruların rızasına dayandıran bir sorgulama alanıdır yani “çıkarımsal içerik üreten” bir hegemonik birimdir.
Din, rıza kavramının en etkin olduğu sosyal kurumdur. İnancın temeli, “reddedilemez doğruların kabulü”dür. Başka bir ifadeyle, dinin temeli rızanın kurulmasına dayalıdır. Doğası gereği din, bütün yapıların üstünde olan bir kabul mekanizmasına sahiptir. Bu sebeple de tarihin her döneminde, siyasal hegemonya için kontrolü sağlanmak istenmiştir. Çatışmacı alanın dışına itilmek istenen her topluluk, dini egemenlik ile daha kolay “ötekileştirilebilmiş” veya daha kolay kontrol altına alınabilmiştir. Ayrıca din, çoğu zaman aileden devralınan bir alan olduğu için aile yapısının ve eğitimin ilk aşamaları ailede atıldığı için eğitim alanının da hâkimiyetinde oldukça etkindir.
Siyaset alanı, hegemonya tartışmalarının sonuca ulaşmak için kullandığı, incelediği ve değerlendirdiği bir alandır. Bütün hegemonik çatışmanın temelinde siyasal iktidara sahip ve hâkim olma çabası yattığı düşünülür. İnsanın “kendi doğrularını kabul ettirme içgüdüsü” siyasal hegemonyanın doğuş noktasıdır. Yanlış düşüncelerin yıkılması; biricik doğrunun, tek kurtarıcı yolun aktarılması ereği, insanı bu ereği gerçekleştirebileceği bir erk alanına iter, siyasal erk yani siyasal hegemonyaya. Siyasal hegemonyanın sağlanması için, toplumsal kurumların hepsinde belli bir hâkimiyet gerekir. Ekonomik, kültürel, dini, eğitimsel alan ve tabii ki aile kurumu üzerinde etkin olmak gerekir. Eleştirel kuramların en çok dikkat çektiği nokta, siyasal hegemonya ile ekonomik hegemonyanın birlikteliğidir. Bu iki kurum diğer kurumlardaki egemenlik kırılsa bile bir süre daha kendi varlığını devam ettirebilir ancak Gramsci’nin belirttiği gibi, rızanın devamlılığı sağlanmadığı sürece hegemonya bir noktada ortadan kalkar.
Bütün bu kurumlara iletişim alanı da eklendiğinde, artık hegemonyanın toplumsal olmaktan çıktığını ve egemen olmak isteyenlerin “evrensel hegemonya”yı inşa etmeye çalıştığını söylemek daha doğru olacaktır. Artık kültürel ve ekonomik olarak bütünselleşen yani globalleşen dünya toplumları üzerinde rızanın sağlanması daha kolay bir hal almıştır. Egemen ile heterojenlik içeren bütün içerikler, evrensel olarak yıkılmakta ve tek gerçeklik kurulmaktadır. Altkültürel yapıların varlığı büyük ihtimalle devam edecek olsa da, egemenle ortak uzlaşım noktası gitgide genişlemektedir. Bütün bunlar göz önüne alındığında; Eleştirel Okul’un ortaya koyduğu kavramsallaştırmalara dayanarak, toplumlar üzerinde etkin olan yani hegemonyayı inşa eden taraf, kendi varlığını sürdürebilmek için sosyal kurumlar üzerinde etkin olmayı hedefler ve bunun için baskı aygıtları yeterli olmayacağı için ideolojik aygıtlara başvurmak zorundadır. Ayrıca, her ne kadar çatışma alanı mevcutsa yani egemen olmayanın da, “öteki” olanın da bir noktada varlığı söz konusuysa da, egemen olanın sistemsel varlığının olması ve sosyal erki elinde tutması sebebiyle çatışmada daha baskın olduğu söylenebilir. Küreselleşen dünyanın dinamikleri olan uluslararası şirketlerin de etkisiyle, artık bu toplumsal çatışma alanı, toplum içi bir gerçek olmaktan çıkmış ve uluslararası bir hâkimiyet yani hegemonya savaşına dönüşmüştür. Bu savaşta hegemonyasını inşa etmek isteyen taraflar, ya bütün toplumsal kurumlarda rızayı sağlamak ya da bu toplumsal kurumları yok ederek “tek bir evrensel kurum” inşa etmek zorundadır.

Abdulbaki Öztürk

KAYNAKÇA
AKA, A. (2009), Antonio Gramsci ve “Hegemonik Okul”, Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 12(21), 329-338.
AYTAÇ, Ö. (2004), Kapitalizm ve Hegemonya İlişkileri Bağlamında Boş Zaman, Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 28(2), 115-138.
BOURSE, M. (2017), Kültürel Çalışmaları Anlamak, İstanbul: İletişim Yayınları.
KARACASULU, N. (2009), Hegemonik Düzen Tartışmaları ve Eleştirel Görüşler, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 11(4), 53-71.
ROBİNSON, W, I. (2002), Küresel Kapitalizm ve Ulusötesi Kapitalist Hegemonya: Kuramsal Notlar ve Görgül Deliller (çev. Erdem TÜRKÖZÜ), Praksis, 8, 125-168.
SMİTH, P., RİLEY, A. (2016), Kültürel Kurama Giriş, Ankara: Dipnot Yayınları.
YAYLAGÜL, L. (2014), Kitle İletişim Kuramları: Egemen ve Eleştirel Yaklaşımlar (6. Baskı), Ankara: Dipnot Yayınları.

Bir cevap yazın

Araç çubuğuna atla