Müziğin Doğuşu

MÜZİĞİN DOĞUŞU

Tarih Öncesi Çağda Müzik

“Mağarada biri oturmuş, iliği çıkarılmış bir kemikte delikler açıyor, kaldırıp ağzına götürüyor, kemiğe yani bir düdüğe üfürüyor. Üfürüğüm ses oluyor ve zaman bu ses aracılığıyla bir biçim alıyor. Sesin ve biçimlenmiş zamanın var olmasıyla müzik başlıyor.”

İlk düdük üfürülene kadar çok kez başlamış olsa gerek. Geçtiğimiz yıllarda 45.000 ila 40.000 yıl önceye ait olduğu tespit edilen Almanya’nın Geissenklöster bölgesinde, başka şekilde açıklanması mümkün olmayan içi boş, delikli kemik parçaları bulundu. Önceki yıllarda acaba Paleolitik çağda müzik var mıydı diye sorarken günümüzde “Nasıldı ve ne amaçla yapılıyordu? ” sorularının cevabını arıyoruz.

M.Ö. 40-50 bin yıl öncelerinde “magdalen” adı verilen kültürel evrim aşamasında “bulgu” olarak kabul edilen mağara resimleri vardır. Bu resimler büyü amaçlıdır ve sanatsal kaygı taşımaz. Paleolitik çağda yaşayan klanların hayatta kalmak gibi daha önemli dertleri olduğunu varsayarsak bu dönemde yapılan resimler ve müzik aletlerinin uhrevi bir müzik duygusunu taşımadığını söylemek yerinde olacaktır. Peki insanlar müziğe neden ihtiyaç duymuş ve onu nasıl doğurmuştur?

19. Yüzyıl boyunca, müziğin doğuşuna ilişkin teoriler ortaya atılmıştır. Bu teorilere göre müzik dilden, hayvan sesleri ve özellikle kuş seslerinden, insanların birbirine seslenmesinden ve birbirleriyle kurduğu duygusal ilişkilerden kaynaklanmış ya da esinlenerek doğmuştur.

Ünlü müzikolog Sachs ilk müziğin neye benzediği ile ilgili şöyle diyor: “ İlkel müziği ilkel olmayandan ayırıp bu müziğin günümüzdeki kesin tanımını yapmak, insanın iç dünyasının tanımını yapmak kadar zordur ama bütünüyle olanaksız değildir. İlkel müziğin bir tanımını yapmak istesek, bu müzik teorik bir çatıdan, dahası en temel yasalardan bile yoksun olduğunu öne sürebiliriz. Müzik yazısından söz bile açmıyorum. Demek oluyor ki müzik, yalnızca toplumsal ve kişilik dışı doğasına, çağdan çağa sürüp gelen önemli bir geleneği yaşatan doğasına dayanmaktadır. Müziğin başka bir tanımı da işlevidir: Büyü. Bu görev onu eğlendirici ve yüceltici bir sanat olmaktan alıkoymuştur. ”

muzik2
Afrika Ksilofonu

Savını destekleyecek bir kanıt olarak Sachs Fransız Tarih Müzesi’nin yaptığı şu çalışmayı örnek gösterir.  Merkezi Afrika Cumhuriyeti’nde Ksilofon Müziği adlı CD’sinde yer alan tanıtım broşüründe, bu müzikli törenlerde yer alanların hiçbiri mesleği müzisyenlik olan kimseler değil, kabilenin sıradan üyeleriydi. Ksilofon’un ilkeli olan bu çalgı ise, doğal çevrede bulunan sıradan gereçlerle hazırlanmıştı. Müzik iki ksilofon ve bir ayak davulundan oluşmaktaydı. Bu törensel müziklerin gerekçeleri ise şunlardı: Başarılı av, hoş geldin kahraman avcı, saklandığı çalılar arkasından ruhları çıkartmak, genç kızların kabile üyeliğine kabulü ve çapa şarkıları.

İlkel müziğin sanat dışı yapısı bilhassa çalgı alanında ortaya çıkar. İlkel insanlar neredeyse ellerine geçen her uygun maddeyi ses çıkaran bir eşya haline getirmişlerdir. Uygarlığın ilk basamaklarında insanlar üfleyerek, vurarak, sallayarak nasıl ses çıkarılacağını biliyorlardı. Eşya olarak bu çalgılar, güneşin ya da ayın varlık ötesi alanını, erkekliğin, dişiliğin doğurucu temellerini, bolluğu, yağmuru simgeliyordu. İnsanın varlığını, sağlığını korumak için yaptığı törenlerde insan elinde en sağlam büyü ilkesi olduğunu söyleyen Sachs, Merkezi Afrika Müziğinde, bu gibi etkilerden dolayı metrik ve ritmik öğelerin önemli bir yer tuttuğunu belirtir.  Okyanusya’daki Solomon Adaları’nın en büyüğü olan Guadacanal’da ortaya çıkan panflüt ile Çin’de ortaya çıkan Jiahu flütlerinin müziklerine dair bulgularda aynı doğrultudadır.

Jiahu Flütleri
Jiahu Flütleri

Buraya kadar belirttiğim örnekler hep vurmalı ve üflemeli çalgılar eşliğinde oluşmuş müziklerdir. İlkel kabilelerde telli çalgılara rastlanılmamıştır. Bilindiği üzere tarihte telli çalgılar ilk kez Mezopotamya ve Mısır’da kullanılmıştır. Yani tarih öncesi çağlarda telli çalgı yoktur. Peki neden insan telli çalgıları geliştirememiştir? Sachs buna şöyle yanıt veriyor: “Çünkü ilkel insan, salt ezgisel yönü olan bu tür çalgıları geliştirmekte bir neden bulamamıştır. Ona göre ezgisel anlatım, şarkıcının alanına girer; bu yüzden çalgılarını bu alana sokmayı aklına getirmez. İnsan sesi çalgılardan eskiye uzanır. En ilkel aşamalarda şarkı vardır ama çalgı yoktur.”

Bu noktada şu yargıya ulaşabiliriz: “Müzik şarkı söylemekle başladı.”

Asıl gelmek istediğim konu da budur; ezginin doğuşu. Müzik nasıl başladı sorusunun temelindeki

“ Ezgi nasıl doğdu? ” sorusunun cevabı.

Sachs bu noktayı genel bir ifadeyle açıklar: “Kendi sesine düzenli bir biçim vermek isteyen insan, iki değişik, daha doğru bir deyişle iki karşıt anlatım yolu buldu. Biri sözlerin egemen olduğu, sesin salt bir araç gibi kullanıldığı logogenik yoldur. Öteki, sözlere çok az bağlı, taşkın, içten gelen kızgınlığın, gerginliğin başıboş bırakılmasıyla ortaya çıkan müziktir. Buna da pathogenik yani çoşkunun müziği diyoruz.”

“Ezginin Doğuşu” konusunda aynı başlıklı bir makalesi bulunan Adnan Saygun ise makalesinde “müziğin başlangıcı” ile “pentatonizmi” eşdeğer olarak görmenin yanlışlığı üzerinde durur. Bunun yalnızca “kuramsal bir yakıştırma” olduğunu savunan Saygun ezginin doğuşu ile cümlelerin vurgusunu ilişkilendirenleri gerçeğe daha yakın bulmaktadır. Konuşma dilinde cümle vurgusu, sesleri belli olmayan bir müzik oluşturur ve sesler belirli ritimler üzerinde dönüyor gibidir. Bestecinin bu makalede savunduğu ezginin doğuşunun yalnızca pentatonizmle ilişkilendirilemeyeceği düşüncesinin yanı sıra, dil ve müzik ilişkisi üzerinde durmak gereklidir.

Saygun: “Sosyo-kültürel sistemin gerçekten var olması için iki önemli değişkenin daha bulunması gerekir. Bunlar, biyo-kültürel birer varlık olan insanlar ve insanların birbiriyle anlaşmak için kullandığı sembolik sistem yani dil’dir. Toplumda madde ve kavram olarak var olan her şey (müzik dahil) dilde vardır. Kültürel ve tarihsel miras, ancak dil aracılığıyla yeni kuşaklara aktarılır. Dil, kültürel muhtevanın bir ansiklopedisi gibidir.” Dil ile müziğin genel ilişkisi hakkında çağdaş dilbilimci George Thomson ise şöyle der: “Dilbilgisi ile müziksel biçimin ilkeleri ortak bir temele dayanır. Bu temel iş’tir. İnsan sesi, müzikal niteliğine iş şarkıları sayesinde kavuşmuştur. Nakarat ya da heyamola, insanın çalışma sırasında zorlama anlarında çıkardığı ve hiç değiştirmeden tekrarladığı anlaşılmaz bir çığlıktır.”

“Müzik şarkı söylemekle başladı” varsayımının güzel açıklamalarından biri olarak Sachs: “Çok uzun bir evrim sonucunda, sözün doğurduğu müziğin başlangıcındaki sınırları gittikçe genişliyor. Bu iki sesli çekirdeğin etrafında başka sesler doğup bunlara katılıyor; ilk zamanlarda bu yeni sesler bir şarkının ya başında ya da sonunda çekingence beliriyor. Önce çekingence sonraki çağlarda daha sağlamca, daha sürekli. Çok sonraki olgun, gelişmiş şarkılarında başlangıcın bu iki sesli çekirdeğini açıkça tanıtabilecek durumdadır.”

Buradan yola çıkarak şunları söyleyebiliriz ki insan doğadaki sesleri tekrar ederek bulduğu dil ile birlikte müziği başlatmıştır. Biyolojik evrim açısından insan sesinin daima var olduğunu biliyoruz. Sesin ritmik bir form olan dile dönüşmesi ile ilkel insanın müziği nasıl doğurduğunu açıklayabiliriz. Son olarak sözlerimi Leyla Pamir’in hoş anlatımıyla bitirmek istiyorum.

“Dünyada ilk yaşayan insanların kulakları ve sesleri olduğuna göre, müzik hep vardı. Belki de çok az şey bilirdi bu insanlar ama güneşi, ayışığını, dağı, dereyi, ormanı, denizi, fırtınayı çok iyi bilirlerdi. Bu kadarcığını bilmek ve duygularını dile getirmek için de müzik gerekliydi. Bu insanların da sevgileri, öfkeleri, inançları, yasları ve gündelik çalışmaları vardı. Müzik aslında bu sevinçlerden, sevgiden, çalışmaktan, acı ve yastan, inançtan doğmuştur diyebiliriz. Yüzde yüz bir sessizliğe kimse katlanamaz.”

 

Gizem Mutlu Kaya

 

Kaynakça:

Paul Griffiths-Batı Müziğinin Kısa Tarihi

Curt Sachs-Kısa Dünya Musikisi Tarihi

Fransız Doğal Tarih Müzesi CD Broşürü

Adnan Saygun-Ezginin Doğuşu

Ernst Fischer-Sanatın Gerekliliği

Leyla Pamir-Ayşenin Müzik Kitabı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir