Victoria Dönemine Bir Ayna: Charles Dickens

1937 yılının yazında, 20 Haziran’da Victoria adlı 18 yaşındaki bir kız günlüğüne şunları yazmıştı.

Saat 6’da annem tarafından uyandırıldım. Bana başpiskopos ve Lord Conygham’ın burada olduklarını ve görüşmek istediklerini söyledi. Sadece geceliğimleydim. Lord Conygham o zaman bana amcamın artık olmadığını ve bu sabah 2’yi 12 geçe öldüğünü bildirdi. Ve sonuç olarak artık Kraliçe idim.

Gerçekten de Victoria artık kraliçeydi. Hem de İngiltere’ye altın çağlarını yaşatacaktı. 67 sene tahtta kalacak; siyasi hamleleri, toplumsal yaşama etkileri, sanayi atılımları, yasakları ve hatta dönemin modası ile yıllar sonra bile çok konuşulacak bir dönem başlatacaktı; Victoria dönemi…
Bacalarından tüten gri dumanlarıyla, şehrin her yerini kaplayan koca koca fabrikaların olduğu bir dönem. Zenginler adeta tıkır tıkır işleyen bu fabrikalarla her saat başı varlıklarına varlık katarlarken, şehrin biraz alt kesimlerinde insanlar her saat başı açlıktan ölüyor veya birbirlerini öldürüyorlardı. Ekonomik uçurum yadsınamayacak kadar fazlaydı. Bir süre sonra ünlü bir yazar o zamanları şöyle anlatacaktı.

Victoria
Kraliçe Victoria, 1850’ler

Fabrikaların ve yüksek bacaların kentiydi, bu bacalardan her zaman yılan gibi kıvrıla kıvrıla dumanlar yükseliyor, birbirine dolanıyor ve hiç çözülmüyorlardı. Kapkara bir kanalı, kötü kokan, mor renkte akan bir nehri, gün boyu pencerelerinden bir yığın gürültünün yayıldığı fabrika binaları, melankolik bir filin gün boyu başını sallaması gibi sürekli inip kalkan buhar pistonları vardı.

-Hard Times

Victoria
Sanayi Devriminden Bir Demir Çelik Fabrikası

Gerçekten de bu satırların sahibi Charles Dickens, Victoria dönemi ve akabinde gelen Sanayi Devrimi’nin içine doğmuştu. Ailesinin borç yüzünden hapishaneye girmesiyle tüm sorumluluk 12 yaşındaki küçük omuzlara binmişti. Eğitimini bırakıp fabrikalarda çalışmaya başladı Ve o zamanlar bahsedilen bu koca fabrikalar denetimsiz, karanlık, kirli deliklerdi. Kadınlar ve çocuklar daha düşük ücretle çalıştıkları için tercih görüyorlardı. Artık el becerisi, iş gücü ve zanaata dayalı ekonomik sistem yerini makinalara bırakmıştı. Böylelikle kalifiye çalışanlara duyulan ihtiyaç azalmıştı. Öyle ki patronlar çalışanlara artık insan gözüyle değil “Eller” gözüyle bakmaktaydı. Sonuçta makina her şeyi hallediyordu. Başında duran insanın yapması gereken basit bir işi vardı.

Victoria
Charles Dickens’ın Yazdığı Bir Mektup

“Coketown’da, altı pence’den, altmış bin sterlin kazanmış olan herhangi bir kapitalist, sayıları altmış bine varan Eller’in nasıl oluyor da altı pence’den, altmış bin sterlin kazanamadıklarını merak eder durur, bu küçük başarıyı elde edemedikleri için hemen hepsine sitem ederdi. Benim yaptığımı sen de yapabilirsin. Neden gidip yapmıyorsun?“ (Hard Times, 92-93).”

Sanayi Devrimi nüfusu kalabalık bir proletarya sınıfı oluşturmuş ancak daha onların haklarından bahsetmeye başlamamıştı. O dönem İngiltere kendine ham madde aramakta ve sömürge devletlerinin kaynaklarını tüketmekteydi, kendi halkının da iş gücünü… Charles Dickens ise geçirdiği zorlu çocukluktan kendine gelecekteki roman karakterlerini biriktirmişti. Ailesi babaannesinden kalan miras ile borçları ödemiş ve hapisten çıkmıştı. Babası onun eğitimine devam etmesini istedi. Ve bu dönemde de Charles Dickens eğitim sistemini yakından gördü. 19. Yüzyıl İngiltere’sinde disiplinli, gözleme dayanan Lancasterian (ya da diğer adıyla Monitorial) eğitim sistemi ile The Birbeck Schools adıyla bilinen fabrika okulları kabul görmekteydi. Sistem, okul sıralarından itibaren insanları şekillendirmekte ve sanayi ekonomisi ağırlıklı eğitimiyle önemli olanın rakamlar, istatistik ve para olduğunu vurgulamaktaydı. Dickens, bu eğitim sistemlerinin dışında, özel bir okula gitmişti, ancak zamanının bu sistemlerinden etkilendiği bir gerçekti. Ne var ki, Dickens’ın Wellington House Academy’deki başöğretmeni bile, bedensel cezalarda uzmanlaşmış, sopalı bir sadistti ve Hard Times’daki katil kılıklı Bay M‘Choakumchilöd’ı anımsatmaktaydı (Kaplan, 1989, 45). Dickens otobiyografisinde bu gözlemlerini alaycı bir ifadeyle aktarmıştı.
“Eğitim bilimlerinin en az yakınlık gösterdiği dallardan ikisi cetvel kullanmak ve bedensel ceza idi. Elinde maundan kalın bir cetvel, her zaman şifreleme (matematik hesapları içeren) kitaplarını çizer ya da onu sinir edenlerin avuçlarına sert bir şekilde vururdu… Bu yaptığı işin onun varoluşunun baş tesellisi olduğundan hiç kuşkum yoktu.”
Eğitiminden sonra 17 yaşında bir hukuk bürosunda çalışmaya başlayan Charles Dickens daha sonra zabıt kâtibi olacak ve oradan da parlamento muhabirliğine geçecekti. Çocukluğu gibi gençliğinde de biriktirdiği anıları, kitaplarında, hafızası ve gözlem gücüne hayranlık uyandıracak denli özenli ve başarılı bir şekilde anlatacaktı. O dönemler tanıştığı daha sonra ailelerin istememesi üzerine ayrıldığı Maria Beadnell, David Copperfield adlı romanında Dora olacak, hukuk çevrelerine aşinalığı ise ilerde ona şu satırları yazdıracaktı.
“Kötü insanlar olmasaydı iyi avukatlar da olmazdı”

Ve artık gazetelerde yazıları yayınlanan bir yazardı. “The Monthly Magazine” dergisinde BOZ lakabıyla yazıyordu. Toplumun duyulmayan, görülmeyen bir kesimine elindeki kalemiyle ışık tutmuştu. Nitekim sevilmesi uzun sürmedi. İnsanlar her hafta gazeteleri bekliyor, heyecanla okuyorlardı. Bu başarısını Pickwick Papers-Tuhaf Bir Serüven adlı romanı izledi. Bölümler halinde yayımlanan bu romanda Londra’nın yoksul kesimlerine yapılan ziyaretler anlatılıyordu.

Victoria
Charles Dickens

1836 yılında Catherine Hogarth ile evlendi. Ve ardından en ünlü eserlerinden The Adventures of Oliver Twist bölümler halinde yayınlandı.
“Yediği içtiği yaramayan, kanı buz, yüreği taştan bir zenginin, o sırada Oliver’ı, köpeğin bile yüz vermediği şeyleri yiyip yutarken görmesini dilerdim.” (The Adventures of Oliver Twist)

Bu romanında kendi çocukluğunun anılarını, karakterlerini yoksulluklarla ve acılarla harmanlayıp işlemeye başlamıştı. Daha küçük bir çocukken çalıştığı ortamlar, Victoria dönemi İngiltere’sinin suçlarla ve suçlularla dolu yozlaşmış arka sokaklarını görmesini sağlamıştı. Ve Dickens bu arka plana bir iyilik timsali olan küçük Oliver Twist’i yerleştirmişti. Artan ünüyle birlikte eserlerini yazmaya da hızla devam ediyordu. İki Şehrin Hikayesi tüm dünyada en çok satan roman olma başarısına ulaştı. Onun şansı diğer büyük romancıların aksine ölmeden önce üne ve halkın sevgisine kavuşmuş olmasıydı. İngiltere halkına o yıllarda bir Dickens furyası hakimdi. Bu ünü David Copperfield (1850), Zor Zamanlar (1854) ve en büyük baş yapıtı Büyük Umutlar (1861) izledi. O, eserlerine kendi hayatının belki kısa ancak bir o kadar da iz bırakan bölümlerini yansıttı. Ünlü bir yazar olması, servet sahibi olması ona diğer hayatları unutturmadı. Dönemin burjuvalarının aksine Dickens, Sanayi Devrimi’nin yarattığı çağa, yoksul kesimin gözünden baktı.

“Birkaç hafta önce (6 Kasım 1838 tarihinde) Manchester’a gittim ve hayatımdaki en berbat pamuk fabrikasını gördüm. Ondan sonra da hayatımdaki en iyisini. Ex uno disce omnes. Aralarıında hiçbir büyük fark yoktu…Gördüklerim bana yetti ve gördüklerim kelimelerin ötesinde midemi bulandırdı ve hayretler içinde bıraktı. Bu zavallı insancıklara cehennem hayatını yaşatanlara gücümün yettiği en büyük darbeyi indirmeyi istiyorum. Ancak bunu “Nickelby”de mi yaparım, yoksa başka bir fırsatta mı, buna henüz karar vermedim.”

Charles Dickens Victoria dönemine Sanayi Devrimi’nin bıraktığı kadar büyük bir iz bıraktı. Halk Dickens’ı seviyor, kendilerini birilerinin gördüğünü düşünüyorlardı. Zenginler bazen okuduklarına inanamıyor, hayrete düşüyorlardı. Kalemi gerçekçiydi ve gözlemleri kuvvetliydi. Karakterlerini çocukluğundan seçiyor ve büyük bir ustalıkla işliyordu. Kendisi 1870 yılında öldüğünde günler boyunca İngiltere sokakları adeta sadece onu konuşmuştu ve kederle kaplanmıştı. Böyle bir dönemde bu kadar büyük bir hayranlık yaratmak kolay değildi.

Dickens günümüzde hala okunan, kitaplıklarda yerini koruyan bir yazar. Bunu elbette ki kaleminin gücüne de borçlu ancak onun asıl sırrı bu gücü ayna olarak kullanması. Dünyaya damgasını vuran bu yazar, genç Victoria’nın günlüğüne yazdıklarını asla kendi günlüğüne yazamazdı. Belki onun gibi, bir gecede büyük bir güce, ihtişama ve servete de kavuşamazdı. Ancak o kitaplarına öyle şeyler yazdı ki kimse tarafından işitilmeyen sesleri bir ülkeye hatta Dünya’ya duyurdu. Ve öyle bir sevgiye kavuştu ki gücünü 200 yıl sonra bile yitirmedi.

Cansu Doğuç

Kaynakça

1- Stephen Zweig, Üç Büyük Usta, İş Bankası Kültür Yayınları,2004
2- Gilmour, R., (1967), “The Gradgrind School: Political Economy in the Classroom”, Victorian Studies, II, 207-244.
3-Dennis, B., (2000), The Victorian Novel, Cambridge: Cambridge University Press.
4-More, C., (1990), The Industrial Age: Economy and Society In Britain 1750-1985,
London: Longman Publishers
5-(House, Storey, I, 1989, 483-484).” E.M. Fitzgerald’a yazdığı 29 Aralık 1838 tarihli mektup

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir