Akademiden Sohbete: Doç Dr. Emrah Safa Gürkan

Reading Time: 12 minutes

Rıdvan T. : Hoş geldiniz hocam nasılsınız?

ESG: İyiyim sağ olun siz nasılsınız?

Rıdvan T. : Röportajımızı kabul ettiğiniz için teşekkürler. Sizin gibi tarihçiler bizi kabul ediyorsa bir şeyleri doğru yaptığımızı düşüyoruz.

ESG: İsminiz güzel çocuklar. Mozartcultures… İsminiz… Kabul etmek lazım.

Rıdvan T. : En azından bize de destek oluyorsunuz katılmış olduğunuz röportajla. Bizim katılma nedenlerimizden biri Mozartcultures’ın mottosu “Güneşin doğup battığı tüm topraklara sanatı ve bilimi ulaştırmak.” Tarkovski’nin dediği gibi “Birisi piramitleri yapacağımızı haykırmalı. Yapmamamızın bir önemi yok! O isteği beslemeliyiz ve ruhun köşelerini esnetmeliyiz sınırsız bir çarşaf gibi.” Hepimizin Mozart’ta yapmak istediği şey bu. İnsanlara ve gençlere, geleceğe yönelik güzel ve anlamlı bir şeyler bırakmak istiyoruz. Böylelikle giriş yapmış olduk.

ESG: Heyecanlı gördüm sizi biraz rahatlayın. Evet çocuklar, rahatlayın. Sorun.

Rıdvan T. : Direkt sorulara geçebiliriz. Mozartcultures sizin gözünüzden nasıl gözüküyor?

ESG: Gençlerin değişik şeyler yapmasını, kültürle falan ilgilenmesini ve bunu siyasi çizgide olmadan yapmasını çok değerli buluyorum. Dergi yerine online platformda olması daha iyi, böyle şeylerle uğraşılması hoşuma gidiyor. Bunlardan dolayı değişik bir model koyabiliyoruz. Bunun dışındaki her şey ya siyasi ya da tamamen popülizme kapılmış durumda, o yüzden orijinal buldum. Tebrik ederim, başarılarınızın devamını dilerim.

Rıdvan T. : Bu yayına katılamayıp size soru sormak isteyen arkadaşlarımızın da sorularını ileteceğiz.

Aykut T. : Bilim tarihine baktığımızda 11. ve 12. yüzyılda bilimin İslam’da olduğunu görüyoruz. Bir süre sonra bu bilim Avrupa’ya doğru kayıyor. Bunun sebebi nedir? O zaman diliminde ne yaşandı?

ESG: Kayıyor değil. Bir toplumun orijinal fikirler etrafında sistem örmesi çok nadir olan bir şeydir. Bu Avrupa’da bilim devriminden sonra olan, ve özellikle 19. yüzyılda bir anda icatlar çağına yol açan bir şey. Bunu destekleyen bir toplumsal ve ekonomik bir yapı olması lazım. Mesela Avrupa Tarihi’ne baktığınızda Sanayi Devrimi ile birlikte icat çok para getiriyor. Çok para getirince insanlar kendileri icatlar yapıyorlar. 20. yüzyıla geldiğimizde Edison gibi bireysel laboratuvar açıyorlar. İlk motora bakın New Comen buluyor, ondan sonra James Watt buluyor. Bunlar bireysel ve pratik insanlar, nalbant gibi insanlar aslında. 19. yüzyıla baktığımızda Edison gibi insanlar çalıştırıyorlar yanında. 20. yüzyılda AR-Ge gibi bir şey çıkıyor. Bu 200 yıllık devamlılık bir ihtiyaca karşılık verdiği için, bir ihtiyaçtan dolayı doğuyor. 17 ve 18. yüzyılda ise yeni fikirlere açıklık anlamında orijinal şeyler arayan insanlar vardı. Ekonomik katkısı çok olmadığı zamanlarda dahi bunlara devam ettiler. İslam’da 400 yılda da, yani 9 ve 13. yüzyıl dönemlerinde de bu vardı. Özellikle iki dönüşümü görüyoruz. Birincisi, tasavvufun çıkması, yani beyinle değil kalple gerçeğe ulaşma; ikinci medresenin çıkması. Bu siyasi ortamla da alakalı Moğollarla ve onların gelişiyle de alakalı ama İbni Sina’nın, Razi’nin, Farabi’nin dönemindeki o dönem kapanıyor. Bu ikisi arasında bir geçiş yok ve bu ikisi arasında bir zaman dilimi de var. Dolayısıyla da işin açıkçası bu kısmı tarihsel bir süreç, 400 yıl sürmüş. Yarın öbür gün bakarsanız Avrupa’da gene batı tekrardan, icadın para getirdiği bir dönem var ama siyasi anlamda yeniliğe açık olmaz, başka para getirmeyen alanlarda bağnazlaşabilir. Toplumlar zaten böyle arada açık görüşlü olurlar, arada geriye düşerler. Bunlar birçok faktörün bir araya gelmesiyle alakalı şeyler. Tam çözemiyoruz yani niye İslam’da bitti bu iş.

Aykut T. : Sürekli Avrupa’daki Endülüs Emevileri’ne bağlıyorlar ya o yüzden sormuştum aslında hocam.

ESG: Biraz fazla romantizm yapılıyor. Aslında gelişmiş kompleks bir medeniyet ama batı oradan bir şeyler almıştır. Önemli tabii, batıya bir şeyler vermesi açısından. Ama baktığımızda İslam’ın Hard Land dediğimiz kısmı: İran, Orta Asya o dönem. Arap ülkeleri de değil. Oralar daha gelişmiş ülkeler çünkü İpek Yolu’nun kesişme noktalarında çünkü.

Aykut T. : Teşekkürler Hocam.

Rıdvan T. : Osmanlı, Avrupa’daki Rönesans gibi sanatsal ve kültürel dönem niçin yaşamadı?

ESG: Rönesans da çok exceptional bir dönemde, İtalya gibi çok şehirleşmiş bir dönemde ortaya çıkıyor. Osmanlı’da bu yok ama etkilenmedi demek değil. Tarihte yeni bir şey çıktı: Rönesansı doğuya doğru getirme. Bu işi doğuya ne kadar etki ettiği üzerine bir tartışma var ama ben bunu tarihin genelindeki bir tartışma olarak görüyorum ve bazen abartılı olduğunu düşüyorum. Osmanlılar Rönesans’tan bir şey almışlardır veya hümanizmadan tek tük. Ama bu genel paradigma olmamıştır. Bunun birçok nedeni olabilir. Zaten İtalya’dan da sonra çıktı kuzeye falan Rönesans. Ve bu oranın dinamikleri ile alakalı. Şehirleşme, çoklu yapının olması gibi faktörler var. Osmanlı’da bunlar yok. O derece bir şehirleşme yok. Zaten uzakta kendi kültürel paradigmaları içerisinde bir şeyler yaşamıştır. Bunları çok iyi bilmiyoruz. Bunlara çok iyi çalışılmadı. Çok statik bir toplum gibi adlandırmak istemem ama matbaa gelmiyor Bunu Herkes Bilir’de açıklamıştım. Dolayısıyla burada bir şeyler yanlış gidiyor ama sadece yanlış gidene değil o ne yapmış kendi içindeki dinamikler var. Kültür tarihçiler bunları tartışmalı. Yani ne yaptı da değişik yaptı Osmanlı? Kendi içinde ne tip gelişmelere maruz kaldılar? Onları tartışmalıyız bence.

Rıdvan T. : Çok teşekkürler sağ olun.

Ömer G. : Ben de bu soru ile alakalı bir şey soracağım. Türk modernleşmesinde batıyı Türk aydınları nasıl gördü? Onları taklit mi etti, esinlendi mi ya da başka bir şey olarak adlandırabilir miyiz? O süreç nasıl geçti sizce?

ESG: 19. yüzyıla baktığımız da bu iş başladığında yani batı bir anda bütün dünyanın tepesine çöktü ve çok büyük bir avantaj elde etmiş olarak çıkıyor. Dolayısıyla Batı’nın ilk başta teknolojisini alıyorsunuz, o teknoloji için okulu kurmanız lazım. O okulu kuruyorsunuz. Okuldan çıkan adam, o kültürle yetişiyor. Bu sefer o kültüre sahip bir elit oluyor. Bunlar devletin yönetiminde söz sahibi oluyor. Yani bu elit o halkın almadığı Batılı kültürü alarak mühendislik ve subaylık yapabiliyor ya yine aynı şekilde devletin üst kadrolarında domine edebiliyor ya o kültürü göstermek büyük bir avantaj. Yani fransızca biliyorsanız 1870’de, bu devletin üst konumlarında bir avantaj sağlıyorsa size bunu kültürel bir kimlik haline getirirsiniz. Getirmez misiniz? Dolayısıyla da Türk modernleşmesi bu şekildedir. Yani Batı’ya yaklaşmak bir elit statüsü anlamına gelmiştir ve batıdan yeni modeller gelmiştir. Çünkü şu da var size karşı olan hızlı bir değişim sürecinde devleti yeniden hızlı bir batılılaşmaya tabi tuttuğunuz zaman bundan zarar görecek kitlelerin muhafazakar bir reaksiyon, mesela medrese öğrencileri olabilir, ya da o eğitimi almamış insanlar olabilir. Siz buna karşılık vereceğini düşünmeniz lazım. Bu karşılığın da üstesinden gelmek için kültürel anlamda da bir manifesto yani tam anlamıyla batılı eğitim almış, batılı yoldan giden anında batılılaşan bir modernleşme düstürüyle ortaya çıkarsanız bu yüzeysel olur. Herkes büyüdüğü şartlarda, ortak değerlere demokrasiye bakış aynı olur. Temel sosyolojik şeyler batılılaşmaz hemen. Ataerkil toplum kalır. Ama biri Fransızca söyler biri başka bir şekilde söyler bu aslında hem gruplar arasında kişiler mücadele eder. “Devleti kim yönetecek?” gibi hem de o hızlı transformasyonu geçekleştirmek için bir manifesto olur. Batı gibi hızlı olmalıysak her yönde batı gibi olmalıyız. Bunun aşırılıkları kültürel politikalarda görülür. Yani klasik müzikte falan görülür, operada falan ben çok severim. Onun tabiki o paradigma içinde okunması gerek. Yani Türkiye’de bir klasik müzik halka indirilmeye çalışılamaz, yani o bir manifestodur. Şık bir şeydir ama o müzikler öyle olur. Yanlış anlaşılyor. Batı’da şehirlerde karşılığı olan müzikler bunlar: opera da klasik müzik de. Türkiye’de öyle bir karşılığı olmamış. Bu anlamda yeni bir projenin amblemidir o. Üst kültürün manifestosudur, bu yüzden de bazen aşırı tepkiler gösteriliyor bugün de monşer falan da diyorlar ya o yüzden diyorlar aslında. O dışlanmışlığın verdiği bir şey.

Ömer G. : Bir şey daha eklemek istiyorum. Kesildiğini düşünüyor musunuz hocam artık günümüzde? Yoksa geçmişte kesilmişti biz artık dediğiniz şeyleri yaşamıyoruz. Farklı bir evredeyiz, diyebilir miyiz?

ESG: O konuların şu an politize olduğunu düşüyorum. Daha az politize olması gerektiğini düşünüyorum. Batı’dan alınacak önemli şeyler var zaten alıyoruz istemesek de. Tamamen ona dayanmış bir üniversite sistemimiz var, onun teknolojisini, tekniğini güzel alıyoruz kültürünü de bir çok şeyini de almışız yani kimse artık sarıkla dolaşmak istemiyor. Bununla ilgili Batı’yı Batı’nın oyununda yenmek Türkiye’nin paradigması olmuş. Batıya karşı “ayrı batı” diye bir şey düşünmüyorsak, bunu böyle yapıyor ama bu garip bir siyasal bir yere döndü. Batı’yı kötülemek bir siyaset, manasızca Batı’yı kötülemekle manasızca Batı’yı övmek arasında Türkiye savrulmamalı. Söylemde böyle ama zaten Türkiye’deki bütün öğrenciler batıda okuyor. Orada iyi bir eğitim alıyor. Türkiye’de birçok üniversite İngilizce eğitim veriyor. Biz o konuya iyi entegre olmuşuz, bir batılı ülke olmuş Türkiye o anlamda. Kendi tadını da koruduğuna göre bir problem yok bence. Konuşulan şey çok vasat o ayrı bir konu. Tartışmaya baksanız gerçeği hiç yansıtan bir tartışma değil her iki taraf için de.

Ömer G. : Teşekkürler ederim hocam.

Aybike Ç. : Konuşmanın başında, Ömer’in sorusunda dil bilgisinin toplumda belli bir statüye ulaştırdığını dile getirdiğimiz için bu soruyu sormak istiyorum. Türkiye’nin dil öğreniminin, Batı’dan daha geri kalmasının sebebi, altında yatan şeyler tarihi bir gelişme midir yoksa günümüzün siyasi politikalarından mı kaynaklıdır?

ESG: Hangi siyasi politikalar?

Aybike Ç. : Siyasetin eğitimle iç içe olması.

ESG: Bu dil öğrenmeyi nasıl geliştirecek, mesela Amerika’ya kaçmak için mi dil öğreniyorlar?

Aybike Ç. : Beyin göçüne sebebiyet veriyor mu?

ESG: Onun için datayla konuşmak lazım, burada herkes tıynetine göre konuşur ben onu yapmak istemiyorum. Bir data olması lazım, Türkiye’de eğitim hep siyasiydi. Şu an biraz daha az ya da biraz daha çok siyasidir. Buradan insanlar bu sebeple mi kaçıyor yoksa imkanı olduğu için mi gidiyor yani benim zamanımda da herkes yurtdışına gitmek istiyordu ama gidemiyordu öyle bir fark var. Bence dil öğrenme Türkiye’nin Batı’yı merak etmesi, onunla entegre olması ile alakalı. Ve eğitime önem veren bir toplumuz. Eğitim ile ilgili işlere ben direkt iyiye gidiyor, kötüye gidiyor demeden önce data olması lazım. İyi değil şu anda ama nasıl iyi nasıl kötü olur bu benim işim değil. Bence Türkiye’de şöyle bir şey var 19. yüzyılda üzerinde anlaşılmış konuları konuşuyoruz. Çağdaş eğitim, demokrasi, şiddete hayır, kimse bunlara açıkça evet falan demiyor. Ama nasıl? Bu sloganları karşılıklı atarak diyaloglar olmuyor. Ne ve nasıl yapacağız? Bir şey söylemek lazım. Ben de eğitim nasıl iyileşir bir şey söyleyecek durumda değilim. Bununla ilgili uzmanların bir şey yapması lazım ama iyi olmadığını görüyoruz. İnşallah daha iyi olur ama ben Türkiye’den, artık bu postmodern çağda eğitim sadece kurumlardan alınmıyor. Ve Türk öğrenciler çok dışa açık Amerika ve Avrupa’dakilere göre, ve yeni şeylerle çok haşir neşir. Yeni teknolojileri kullanıyorlar. Her şeyi yapıyorlar. Bir Fransa öğrencisine göre daha iyi. Ben buradan bu açığın kapanacağını umuyorum. Yurtdışına gidiyor. İsveç’e gidiyor. Ben okurken bu kadar değildi. “İsveç neresi? Nereye gidiyorsun?” falan diye düşünürdüm 20 yıl önce olsa. Şimdi yapıyor çocuklar Erasmus’a gidiyor. Bunların bir dönüşümü olacaktır. Yeter ki gençlerin önü kapanmasın. Türkiye’deki en önemli problemlerden biri gençlerin önü kapanıyor. Ben kırk yaşındayım genç diyorlar yani 50-60 yaşında mı adam olacağım? Siz nesiniz? O zaman siz de çocuksunuz. Bana sıra gelmedi size ne zaman sıra gelir bilmiyorum.

Aybike Ç. : Bu bağlamda bireysel dil öğreniminin mümkün olduğunu düşünüyor musunuz?

ESG: Bireysel dil eğitiminden kastettiğin ne? Kendi kendine mi?

Aybike Ç. : Evet.

ESG: Ben hiç kendi kendine dil öğrenen tanımadım ama belli bir noktaya getirdikten sonra geliştirmek problem olur dilde, öğrenmek kadar. Onun çok rahat aşılabileceğine inanıyorum. Eskiden böyle değildi. İtalyanca öğreneceksin diyelim 20 – 30 tane filmin hepsini izlemek zorundasın, dolayısıyla şu an böyle bir şey yok. Şimdi Netflix’te aç , dublaj koy, altyazı koy. Herhangi bir kitaba ulaşabiliyorsun. PDF’ine ulaşabiliyorsun. İstediğin gibi gidebiliyorsun. Bu dönemde artık dil öğrenmek, hele İngilizce’yi geçtim başka bir dil öğrendiğinizde bunun pratiğini yapmak çok kolay, çok rahat yapılabilir.

Aybike Ç. : O zaman mümkündür, diyebiliyoruz.

Rıdvan T. : Yeni bir teknoloji çıkmış hocam. Sizin konuştuğunuz ses kaydını alıyor. Onu mesela İtalyanca’ya metin olarak çeviriyor. Bu toplantılarda gördüğümüz kulaklıkla yapılan çevirilerin yazıya dökülmüş hali.

ESG: Konuşma öyle bir şey değil. Konuşma nano saniyede gelişen bir samimiyet olduğu için sen konuşacaksın. Gözlük de yazacak falan bu ritmi bozar. Mesela aynı odada olsak değişik bir röportaj olur ya hiçbir şekilde onun yerini tutmaz. Bir düşün sen konuşuyorsun kardeşin duyuyor anında çeviriyor. Kulakta bir şey var. Öyle birine kur yapmaya çalıştığını düşün, olur mu?

Aykut T. : Bence olmaz.

Rıdvan T. : Bir yere kadar.

ESG: Bence de olmaz.

Aykut T. : Komik olur biraz.

ESG: Aybike’ye soralım, olur mu?

Aybike Ç. : Olmaz mümkün değil.

ESG: Ama daha rahat yalan söylenir.

Aykut T. : Ben öyle söylemedim, yanlış çevirdi. (Gülüşmeler)

ESG: Kur yapma çevirisi çıkar, sen ne desen o onu düzeltip söyleyebilir. Öyle cümleler yazılabilir. Mesela, erkeklerde tam o dili tutturamayanlar için.

Aybike Ç. : Bence bu kadınların işine yarardı. Böyle bir uygulama isterdik. Ne söylediğimizi anlamalarını…

ESG: Tabi tabi. Erkeğin söylediğini kadın için, kadının söylediğini erkek için çevirse muhteşem olmaz mıydı? Hep söylüyorum, Deborah Tannen, diyor kadınlarla erkeklerin başka bir dil konuştuğunu. Fransızca ve İngilizce gibi, o yüzden anlaşamıyorlar. Erkekler, mesela benim arkadaşım var bir şey söylüyor. Mesela “o zaman böyle böyle yapayım.” diyor. “Ben onu öyle mi anlattım?” diyor. “Niye anlattın?” diyorum. Bana sorunca ben onu çözmek istiyorum. O da anlatmış olmak için anlatıyor. “Şurada şöyle bir şey oldu” diyor. “Ben mi götüreyim?” mesela “Bilmem ne bilmem neye gideceğim” diyor, “ben mi götüreyim?” diyorum. “Hayır gidiyorum sadece söylüyorum.” diyor. E niye söylüyorsun o zaman? Böyleymiş, erkekler birbirlerinin üzerine hiyerarşi kurmak için, Deborah Tannen’in kitabında vardı, ve çözüm odaklılar. Çok fazla konuşmuyorlar. Konuşacağı zaman da rekabetle ilgili şeyler… Birbirinin üstüne çıkmaya çalışıyor. Ötekiler daha bonding için konuşuyormuş. Mesela erkek eve geldiği zaman dışarda sürekli birbiriyle iletişimde olduğu için konuşmak istemiyor evde. Kadın da dışarda community ile bond kurduğu için eve gelip dertleşmek istiyor. Erkek de dertleşmeyi, “benim privacyme giriliyor, yeter bari burada konuşmayalım.” diyor. Kadın da dışarıda anlayışlı olmakla yorulmuş. O konuşmak istiyor. O konuşmak istemiyor. İşte “erkek arkadaşım öküz” mantığı buradan geliyor.

Aybike Ç. : Herkes hakimiyet kurduğu noktada konuşmak istiyor aslında. Erkek dışarıda hakimiyetini sergilediği için dışarıda rahat, kadın evde yani olduğu çatı altında hakimiyetini sergilediği için orada rahat.

ESG: Bu “dırdır” ve “kafamı dinleyeceğim” hikayesi var ya buradan çıkıyor. Deborah Tennin benim hocamdı çok da tatlı biriydi, yani baya açıklayıcıydı. Dolayısıyla o filtreyi yapan gözlük olursa bence başarılı olur.

Rıdvan T. : Dünya daha güzel bir yer olur.

Aybike Ç. : Belki daha kötü bir yer olabilir, her şeyi anlamak bir yerden sonra kötüdür…

ESG: Bence de, Aybike çok güzel söyledi. Bu dinamizm insanı hayatta tutuyor zaten. Yoksa her şey istediğimiz gibi olsa çok rahat da… Hayatta tutan o dinamizm.

Aybike Ç. : Zıtlıklarla devam ettiğini düşünüyorum zaten evrenin ve böyle de kalmalı.

Aykut T. : Hocam, ekibimizden birinin sorusu: “Roma döneminde yaşamış Kilikya korsanlarının 6.yüzyıla kadar yaşadığını biliyoruz ancak bundan sonra yerel veya küçük gruplar devam etti mi? Ve Osmanlı’da Kilikya Korsanları’nın izlerini görebiliyor muyuz? Bize bunlardan bahseder misiniz?”

ESG : Kilikya Korsanları… Dağlık bölgelerden korsan çıkar bu meşhur bir şey. Adam kendine Kilikya Korsanı demiyor ki. O bölgeden hep korsan çıkmıştır ama Osmanlı Korsanları oradan çıkmadı. Daha çok Balıkesir, bugünkü Ege Bölgesi falan oralardan çıkmıştır. Bir devamlılık yoktur.

Aykut T. : Osmanlı eğitim sistemini eleştiriyorlar, güzel bir eğitim sistemi vardı ne oldu da bu hale geldi?

ESG : Güzel bir eğitim sistemi değil, kendini tekrar ediyor. Çirkin güzel mevzusu değil ama Batı’daki dinamizm ve yaratıcılığa açık değil. “Bunu Herkes Bilir”de yazdım, bakarlarsa görebilirler. Aynı kitapları okuyorlar. Çok fazla kişi okumuyor. Matbaa yok. O yüzden gelişmiyor. Ama Avrupa sadece eğitim sistemi ile gelişmedi. Onun dışında yeniliğe açıklık kültürü ile gelişti. Bu bizde yok. Burada bu ruhun olmamasını başka şekillerde de açıklayabiliriz. Bunlardan bir tanesi Timur Kuran’ın “Preference Falsification” dediği bir şey var. Herkes böyle değil ama insanları konuşturmuyorlar gibi. Zaten insanları konuşturmadıklarında Türkiye’de bazen baksanız official konur. Türkiye’yi yansıtmaz. Osmanlı’da da orijinal fikirler olan yok değildi ama o diğerlerine uyma, baskıcı ortamda sesleri çıkmıyordu gibi bir argümanda var. Bilim tarihindeki son gelişmeler 17. Yüzyılda Katip Çelebi’nin bazı şeyleri takip ettiğini görüyoruz. Bunu gösteriyor. Bunlar var ama paradigmaya hakim olamamış. Problem burada aslında. Eğitimin statikliği ve yeniliğin, yeni fikirlerin yani eski köye yeni adet getirme mantığının egemen olması. Bugün de egemendir Türkiye’de. Siz gençler o yüzden önünüz kesiliyor hissediyorsunuz.

Aykut T. : Şu an sosyal medya var da orada kendimizi ifade ediyoruz.

ESG : Sosyal medya bunun tersi bir yer arkadaşlar. Sosyal medya tam bir hayal kırıklığı. Özellikle bizim jenerasyon. “Onu deme, bunu deme, onu yapma, bunu yapma.”

Aykut T. : Hocam siz tanındığınız için öyle, biz tanınmadığımız için rahatız şu an.

ESG : Olay sizsiniz, mecra değil. Sosyal medya siz olduğunuz zaman var. Sosyal medyayı bırakırsanız, sosyal medyada adam kalmadı. Bu neye yol açtı? Tanınan kimse kalmadı. Herkesi linç ettiler. “Onu deme, bunu deme…”. Niye gelsin seninle konuşsun adam? Sen her şeyi de, her şey kutsal, onu yapma, bunu yapma. Biz buraya konuşmaya geldik, susturma şeyine dönüştü. Böyle bir ortamda ne oldu? Kim var bugün diyaloğa girebildiğin? Orayı gazete gibi kullanmayan ünlü, sosyal medyadan? Herkes oradaydı. Kim var? Sizin önünüz kapanıyor ve bu oyuna gençlerin gelmemesi lazım. Siz adamın ne yaptığına bakın. Birisi stratejik tercihleri ile, siyasi görüşleri ile, ağzından kaçan bir kelimeyle falan değerlendirilemez. Adam işini ne kadar iyi yapıyor, senin işine geliyor mu buna bakın. Dolayısıyla öteki türlü Türkiye’de her yerde mesela bir yere gelmiş insanlarla konuşuyor ne yapayım onlarla mı uğraşılır diyor. Haklılar niye uğraşsınlar ki? Yıkıcı bir toplumuz o açıdan. Yıkmayı çok iyi biliyor, kurmayı bilmiyor. Bunun yaşlısı da böyle genci de böyle. Bu hale sizin dönüşmeniz lazım. Siz de dönüşürseniz Türkiye’de insanlar kendi haklarını kurtarır kamusal alan kirli bir alan olarak kalır.

Aykut T. : Netflix’teki danışman olduğunuz Fatih dizisinde sizi eleştirmişlerdi. Celal Şengör’ün söylediklerini siz söylemişsiniz gibi “Hocam niye böyle dediniz” demişlerdi. Siz de onunla ilgili bir şey yazmıştınız. Linç gibi değil , laf söyleyen olmuştu.

ESG : Orada çeşitli yerlerden oldu. Dolayısıyla “ben dizinin her tarafını değerlendirecek konumda değilim” demiştim. Yaptığınız her işi herkese beğendiremezsiniz. Ben yapmadım sadece danışmanlık verdim. Ama şu da yanlış bir şey orada bir üslup meselesi var orada bir eleştiri olabilir ama kamusal alanda 20 tane şeye aynı anda cevaplayamayacağım bir yerden sonra bıraktım açıkçası. Zaten benim yaptığım bir iş değildi. Danışmanlık verdim. Gelen eleştiri “yukarıdan konuşuyor” şekilde oluyor. Yapıcı değil, uslubu kötü . Sosyal medyada olduğumuz için bütün 7/24 cevaplamak zorunda değiliz. Orada bir yerden sonra benimle alakalı bir şey değil diyorsun.

Ömer G. : Az önce ruh yok dediğinizde benim aklıma eski mimari eserler, diğer sanat eserlerini genellikle halktan insanlar çok konuşuyor. Bir camiyi görüp “eski ruh yok.” diyor. Bunu sizce nasıl açıklayabiliriz? İnsanlar neden böyle düşünüyor? Eskiden mi çok güzeldi yoksa şimdi mi çok kötü ya da eski onlara güzel mi geliyor?

ESG : Gelecekle ilgili umut azaldıkça geçmişe sevgi artar. Geleceğini göremiyor çocuk. Türkiye’nin bir şeyi yok. Bir de tarihle ilgili “Abdülhamit” denildiği zaman “Recep Tayyip Erdoğan” diyor, onu kötülerken “Mustafa Kemal Atatürk” diyor, böyle oluyor bu işler. Bu yanlış bir bakış açısı. Dolayısıyla onun öyle olabilmesi için her şeyin uyması lazım. Mesela arada konyak içiyorsa, o uymadığı için hemen susturulması lazım. Mesela Fatih vakıflara el koydu ya burada problem varsa hemen onun susturulması lazım. İnsanlar geçmişten kendilerine argüman çıkarmaya çalışıyorlar. Bugünün mevzularını başka şekilde konuşamıyorlar. Açıkça konuşamadığın yerde böyle semboller kullanmak zorunda kalırsın.

Aybike Ç. : Son kitabınızda, Osmanlı’nın ele geçirdiği bölgelerde sömürge anlayışını neden benimsemediğini, bunun altında yatan sebebin ne olduğunu öngörüyorsunuz? Çünkü şöyle bir tabiriniz var “sömüremedi demek sömürmezdi demek değildir” bunun altında yatan sebep gelişmemişlik mi acaba, böyle bir imkanın olmaması mı?

ESG : Öyle bir mantalite de yok da, bunun çok iyi olmakla alakası yok. Ben tarihçi olarak insanların her yerde aynı seviyede iyi yada kötü olduğunu kabul etmek zorundayım. Ama sömürü sistemini geliştirebilecek toplumsal ve ekonomik bir sistem olmamıştır. Bu ekonomik sistem Batı’da içerde ve dışarda insanlara davranışlarında acımasızlaştığını görüyoruz. Aynı sürece girildiğinde bizimkilerin de o kadar acımasız olup olamayacağı benim sorunum değil. Böyle bir soru olmaz. Dolayısıyla o da kapitalizmin yarattığı bir çılgınlık. İnsanoğlu şöyle bir şey o mantaliteyi atlıyor kafada. Zamanla öyle bir ruh oluşuyor ve meşru kılıyor. Yahudi holokostu o nazi aklıyor mesela. Alman toplumu görmezden geliyor yani insan böyle kenidini kandırabilen toplum. Batı işi oraya kadar getirmiş dolayısıyla bu anlamda bizim tarihimiz o kadar kötü değil. Öyle bir sömürü sistemi kurmadık. Kursaydık madenlerde kötü şartlarda işçi çalıştırır mıydık? Yakın zamanlarda oluyor. Bilmek zor. Çinli, Rus, Türk, Avrupalı bunlardan hangisi aynı sistem içerisinde daha acımasız olur böyle bir şey söylenemez. Ama Avrupa’nın kendi tarihinde mevcut. Bunu Avrupa olarak değil kapitalizm olarak okumak lazım. Kapitalizmin böyle kanlı bir tarihi.

Aybike Ç. : Günümüzdeki sömürü anlayışı ile o dönemdeki arasında benzerlik var mıdır?

ESG : O zamanlarda çok daha kötü. 5-10 yaşındaki çocuklar madenlerde çalışıyor.

Aybike Ç. : Fikri olarak daha kötü olabilir mi?

ESG: Daha kötü. 5-10 yaşında sigortasız çalışıyorlar. 19. Yüzyıl çok daha kötü. Kurt Cobain de kendini çok zor durumda hissediyor olabilir. Zor durumdadır ama sonuçta zengin ve ünlü bir zor durumdaydı. Bizimkisi biraz Kurt Cobain’in zor durumda olmasına benziyor. Çok kötü, öyle bir şey yok. 19.yüzyıl ortalarında Dickens romanlarını, Engels’in kitaplarını düşünün ufacık 40 metrekarelik evde 3 tane aile yaşıyor. İnsanlar koleradan ölüyor. Şu anki dünyada böyle bir kötülük yok. Bugünkü dünyada başka stresli bir dünya var. Yaşamla ilgili değil. Var olma stresleri değil başka stresler var.

Ömer G. : Şu sonucu çıkarabilir miyiz? Kapitalistleşemedik ve bu bize iyi bir şey getirdi ve Avrupa’daki şeyi biz yapmadık.

ESG : Öyle bir şey diyemem. İyi ve kötü oldu işi benim işim değil. Ama 19. Yüzyılda kapitalistleşmeyen bir toplumda savaşta çok adam kaybediyor. Bilemezsin ne olacağını. Bu sefer de yeniliyorsun. Sen kapitalistleşmeyince, kapitalistleşmiş biri seni gelip kapitalistleştiriyor. Kaçabileceğin bir yarış değil bu.

Aykut T. : Evliya Çelebi’ye yalancı diyorlar. Hazerfen Ahmet Çelebi konusunda… Bu doğru mudur?

ESG : Batılı kaynaklarda araştırmak gerekiyor. O kadar büyük bir dedikodu Batı’ya gitmiştir. Buradaki elçilerin yazdıklarına bakılsa çıkar. Ben doğru olduğunu düşünmüyorum tahmin benimkisi.

Aykut T. : Semavi dinler Ortadoğu’da çıkıyor. Mitolojiden sonra Avrupa’da herhangi bir din çıkmıyor. Avrupa’da bir din ihtiyacı yok mu?

ESG : Mitolojiler değil, çok tanrılı dinleri mitoloji gibi düşündün. Niye böyle bir şey olsun ki? Niye ihtiyacı olsun?
Ortadoğu’da da doğmuyor. Bilemiyorum çok. Niye Avrupa’da doğmuyor dersen, Batı Akdeniz’den Doğu Akdeniz’e hiç bir şey gitmiyor ki hep Doğu Akdeniz’den gidiyor zaten.

ESG : Evet gençler öpüyorum sizi, görüşmek üzere.

MOZART : Çok teşekkürler, görüşmek üzere.

Akademiden Sohbete: Doç. Dr. Muhammed Hüküm
Edebiyata Bakış

Reading Time: 5 minutes

Genel olarak edebi olanın dil zevki taşıyan, zarif ve derin olduğuna inanılır. Edebiliğin sınırları var mıdır? Bir metnin size göre edebi ölçüsü ne olmalı?
Bu soru öyle bir çırpıda hüküm verilecek bir meseleye işaret etmiyor fakat; ben edebi olanın kuru, tatsız gerçeğin dışına yönelen bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Bu atılım ne kadar kuvvetli olursa olsun gerçekle tüm bağlarını koparmamalı. Edebi olanın teorik manada, bu dengenin uçları arasında gezindiğini söylemek mümkündür. Bu denge öyle suya sabuna dokunmayan bir denge değil ama. Bazen kalbi yerinden fırlatacak kadar tesirli, bazen de perdeyi açmaya erinecek kadar umarsız.
Öte yandan edebi olanın tamamen özerk bir alanda var olması mümkün değil. Biz sadece ayırt edici noktaları belirginleştirerek kendimize ait bir edebilik ölçütü kurabiliriz. Gerçekten kopmayan ve gerçeğe teslim olmayan bir ses, musiki, ritim ve muhteva edebi olma büyüsünü bir metne katabilir. Fakat edebi olmak tüm bunlardan daha aşkın ve belirsiz bir alana da tekabül edebiliyor. Bu alan insanlığın henüz keşfetmediği bir yer olabileceği için o büyünün peşinde olan yazarlar yolculuklarında kendilerine bir güç edinirler. Bu tarife sığmaz gizem, edebiyatı mekanikleşmeden koruyan ruha dair bir şeydir.
Kurgusal metinlerin edebiliği ve şiirin edebiliği farklı perspektiflerden çok daha geniş bir biçimde tartışılabilir. Nitekim edebiyat araştırmacıları bunun peşindedir. Farklı kuramlar, farklı tanımlama girişimlerinde bulunabilir. Fakat bu sorunun tüm bunların daha üstünde, özerk ve tarih dışı bir cevabı yoktur. Yaşam devam ettikçe bu soruya farklı cevaplar verilebilecek olması, edebi olanın ölümsüzlüğünü sağlayan neden olarak düşünülebilir.


Sanatın geçmişten bugüne belirli bir kesimin elinde büyüdüğü görülüyor. Edebiyat veya genel olarak sanatın ‘elitist’ olduğunu düşünür müsünüz? Bunun üzerinden şiirin sokaktaki yankısına nasıl bakılmalı?


Gerçek sanatın birilerinin tekelinde olabileceğine inanmıyorum. Sanatın madde ile ilgili yönünün gerek bir ideoloji tarafından gerekse ticari bir odak tarafından tekelleştirilmesi sanatın ruhunu incitir. Zira sanatın kaynağı olarak ruhun ve dilin suni etkilerden kendini koruyan ve fıtratı takip eden bir yönü vardır. Edebi ürün, modern haliyle ticarileştiği ölçüde tekelleşiyor. Bir de ideolojiler zaman zaman sanatı tekelleştirme çabasına girişiyor. Bazen yapay etkilerle gelişen kanon oluşturma çabaları, birilerini ön plana çıkarırken birilerini görmezden gelme çabaları tekelleşmeye yol açabiliyor. Fakat ölçü Yunus Emre veya Karacaoğlan olduğunda tekelleşmenin geçersiz olduğu bir düzlemde konuşmaya başlarız. Daha güncel bir örnek olarak Neşet Ertaş’ın şiirinin sağın, solun ve bilumum diğer tekelleştirme gayretlerinin üstünde olduğunu söylemek mümkün görünüyor.


Bazısı eğlence aracı olarak kullanmak, bazısı salt iyi bir okuyucu olmak, bazısı da yazma üretimine katılmak için okuyor. Salt okuma bir uyku hali midir, niçin?


Salt okuma bir uyanış halidir bence. Uyku benzetmesi sanatın toplumla veya evrenin ruhuyla ilişkisini ıskalayan bir metafordur. Sanatı bireyin kendi iç dünyasının rüyası olarak algıladığımızda çok sıkıcı, bireyci, içe kapanık ve bunalımlı bir tanımlama yapmış oluyoruz. Ama uyanıklık halinde gerçek bilgi, gerçek aşk, gerçek acı, gerçek sevinç insan ilişkileri ile ortaya çıkmış oluyor. Uyanıklık hali okumanın kendine içkin bir eylem olmasının önünde engel de değil. Bu tür naif metaforların, edebiyatın gerçekliği karşısında zayıf kaldığını düşünüyorum. Okumak, gerçek duygular yarattığı takdirde anlamlı olabilir.


Bilgi çağında dijitalleşmenin zirvelerindeyiz. Zirve biraz soğuk fakat manzaralar geniş, görmek kolay. Edebiyat da dijitalleşti. Şimdilerde çevrim içi alanlar arttı. Sizce nicelik niteliği nasıl etkiliyor?


Biraz eski kafalıyım bu konuda. Kâğıt vazgeçilmez. Dijitalleşmeyi de inkâr edemiyorum elbet ama niceliksel artışların alanın yüzeyini genişlettiği ve derinliğini azalttığını net olarak söyleyebilirim. Ben şimdiye kadar bir romanı hiç dijital olarak okumadım. Bilgisayarımda yüzlerce roman dosyası (PDF) var fakat okumayı hiç düşünmüyorum. Ancak bir bilimsel çalışma için makale veya kitap taradığımda dijital ortamın yarattığı kolaylığı inkâr etmem mümkün değil.
İnternet üzerinden edebiyat yayını yapan mecraları daha olumlu buluyorum. Zira basılı dergilerin fiziksel koşullara bağlılığı ve ekonomik bağımlılıkları onları biraz modası geçmiş hale getirdi. Bu açıdan dijital platformlar sürekli takip edilmese de internet kullanıcılarının parça parça uğradıkları, nitelikli yazı buldukça okudukları alanlar olarak gerçekten (kısmen) özgürlükçü, (kısmen) bağımsız ve okura yakın platformlar olduğu söylenebilir. Kısmen dememin sebebi şudur: Dijital platformlar da sonuç olarak daha büyük sermayelerin ve büyük gözün tekelinde. İnternet üzerinde tamamen bağımsız bir yazının ortaya çıkabileceğini düşünmüyorum. Olsa olsa sanal bir özgürlük denebilir buna. Twitter’da ne kadar özgür ötebilir ki bir saksağan?


Kitap satışı yayın ekonomisi için gerekli. Yayınevlerinin çoğu şiire uzak kalıyor. Tüketimin düşük olması, alıcısının diğer türlere göre az olması, okunmaması da etkili tabii. Bu durum bağımsız yayınevlerinin kurulmasına ortam hazırladı. Sesini duyurmak isteyen şairler, eserlerini kitaplaştırdı, şiiri tekelden çekti. Şiirin yakın geçmişten şimdiye durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?


Bu soruya sadece şiir özelinde cevap vermek istemiyorum. Zira dijital ortamlar, sosyal medya, bağımsız olduğu söylenen platformların şiiri veya herhangi bir türü tekelden çektiğine inanmıyorum. Şiir birilerinin tekeline girmişse de birilerinin tekelinden kurtulmak için yapay başka bir mecraya ihtiyaç duyuyorsa o artık şiir değildir. Yunus’u veya Karacaoğlan’ı düşünelim. Yüzyıllardır yaşayabilmelerini, sesleri dışında hiçbir mecraya borçlu değillerdir kanımca.
Üstelik belki son 10 yıldır yaşadığımız tecrübeler sosyal medyanın edebi olanla ciddi anlamda sahih bir ilişki kurmayacağını gösteriyor. Bu ortamdaki geçicilik, güvensizlik, denetimsizlik, manipüle edilebilirlik edebiyatı ve duyguyu içerisinde barındıramaz. Hele şiir böyle bir ortamda yeşeremez. Bu platformlarda bilimsel ve objektifliğin de yeşermesi ve gelişmesi mümkün görünmüyor. Kısacası “tivit”ten ne şiir olur, ne kasaba… Parmakla sayılabilecek kadar harf bir şairin muhayyilesine çekilmiş en büyük set değil midir?
En dış çeperde tüm dijital ortamların bir sahibi var. Bu sahip de açıkça söylemek gerekirse “sermaye”dir. Sermaye kendi reklamını yapabildiği kadar şiire müsaade eder. Dolayısıyla bu platformların yarattığı özgürlük algısı, hepimizin inandığı bir yalandan başka bir şey değildir. Parmaklarımıza kadar takip ediyorlar ve bize özgür olduğumuzu söylüyorlar. Bu gerçekçi değil. Bir tivitle bizi dolmuşa bindiriyorlar ve bize özgür olduğumuzu söylüyorlar. Bu gerçekçi değil.


Bir akademisyen olarak eğitim fakültesindeki öğretmen adaylarının edebiyata bakış açısı hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? Yeni eğitim, yeni anlayış ve yeni nesil öğretmen… Akademi edebiyatı sevdirebiliyor mu?
Sadece akademi değil; dünya artık edebiyatın sevileceği bir dünya değil. Elbette ki huysuz ihtiyarlar gibi geçmiş övgüsü yapmayacağım ama bugünün insanları sanatın kendi ruhlarına katacaklarını değerli bulmuyorlar. Bir inançsız çağ bu çağ. Her şey inanmamakla başlıyor.
Eğitim açısından bu kadar umutsuz değilim, akademik manada bugünün öğretmenleri dünkülerden çok daha iyi bir eğitim alıyor. Daha çok şey görüyor, daha çok şey öğreniyorlar. Fakat bilginin araç haline getirilmesi ruhtan bir şeyler eksiltiyor sanki. Belki de yaşlandım ve gençleri kıskanıyorum.


Şiirin deneysel, görsel, somut, yeni epik halleri yaygınlaştı. Şiir dönüşüyor, değişiyor. Dahası tartışılıyor. Şiirin sınırı nedir? Şiir ne değildir?
Şiirin çağın ruhuna göre değiştiğini ve yepyeni halleri yansıttığını bütün şiir tarihini gözlemlediğimizde fark edebiliriz. Bugünün şiiri, insanoğlunun maruz kaldığı bazen kaldırılamayacak kadar çok büyük ve çeşitli etkileri bünyesine dâhil etmek durumunda kalıyor. Çoğunlukla parçalı, bazen imgelerin üst üste yığıldığı, bazen dünyayı umursamayan bazen de epiğin gücüne duyulan özlemin hissedildiği takip edilmekte ve kavranmakta zorluk çekilen bir şiir bu. Bugün içindeyken bütünlüklü olarak çağdaş durumun şiir algısını ihata etmek çok zor… bu sebeple bugün şiir değil dediğimiz mısraların yarının şiiri olabileceğini hesaba katan yorumlar yapmak gerek. Ama net olarak şunu söyleyebilirim. Küfür şiir değildir. Ya da tersinden şiir küfür değildir.


Son zamanlarda anlatılarda yaygın kullanılan bir anlatıcı türü var: Kahraman(ben) anlatıcı. Bu, okumayı nasıl etkiliyor? Bir metnin birinci kişi ağzından anlatılmasıyla üçüncü kişi ağzından anlatılması temelde neyi değiştirir? Bir tercih midir bu yoksa doğaçlama eylem mi? (ilham vs)
Bilinçli olmasa da anlatıcı bir dünyayı algılama çerçevesidir. Bu konuda ben hep Kim Ki Duk’un ‘Boş Ev’ filminin son kısmını hatırlarım. Filmin sonunda o ana kadar filmin başkişisini karşıdan gözleyen kamera, artık kahramanın gözünden çevreyi görmeye başlar. Bu perspektif değişimi filmin felsefi mesajını belki tüm sahnelerden daha etkili bir biçimde verir.


Anlatı dedikten sonra bir soruyla da hikâyeye girmiş olalım. Sizce olay hikâyesi mi, durum hikâyesi mi? Anton Çehov mu, Ömer Seyfettin mi? İkisi de değilse bir isim rica ediyorum.


Belki ilk okuduğum hikâyelerin etkisiyledir ama ben olay hikâyelerini tercih ederim. Hepimiz Ömer Seyfettin’in Kaşağı’sını okuyarak başlamadık mı hikâye maceramıza? Tabi bunu söylerken Sait Faik’in bambaşka bir yeri olduğunu da vurgulamam lazım. Bu bahiste Mithat Enç’in Uzun Çarşı’nın Uluları’nı ve Şevket Bulut’u hatırlatmak boynumun borcudur.


Son olarak değerli bulduğunuz, okumaktan haz aldığınız birkaç şiir ve hikâye ismi söyler misiniz?
Şiir: İsmet Özel/Karlı Bir Gece Vakti Bir Dostu Uyandırmak, Turgut Uyar/Kırlardan Geliyorlar
Hikâye: Sait Faik/Hişt Hişt, Şevket Bulut Oynaş/Mustafa Kutlu, Mürit ve Oğuz Atay Unutulan.
Roman: Kemal Tahir/Rahmet Yolları Kesti

Doç. Dr. Muhammed Hüküm
Sakarya Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi,
Türk Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı

Röportaj: Ufuk Yeşil

Sanatın Genç Temsilcileri-2: Mustafa Turhan

Reading Time: 3 minutes

Mozartcultures ailesi olarak, sanatın ve sanatçıların her daim yanındayız. Yeni bir röportaj serisine başlıyoruz. Bu seride ülkemizde bulunan genç yetenekleri sizlere ulaştırma niyetindeyiz. İlk konuğumuz yaptığı çalışmalarla herkesin ilgisini çeken Mustafa Turhan olacak. Gelin hep beraber genç sanatçımızı tanıyalım.

Öncelikle kendinizi tanıtır mısınız?

Ben Mustafa Turhan, 3 Eylül 1997 Konya doğumluyum. Hacettepe Üniversitesi resim bölümünde eğitimime devam ediyorum. Lisede de aynı şekilde resim bölümü okudum ve o dönemlerde aslında birçok tekniği deneme fırsatı buldum. Müziğe olan ilgim de çalışmalarıma yansıdı ve bu sayede kendimi olabildiğince denedim. Grafik tasarım alanına girmeyi planlarken resim bölümüne girdim, resim okurken de grafik tasarım işlerime devam ediyorum. Albüm, single tasarımcılığı yapıyorum ve çoğu zaman sevdiğim parçaların albümünü yeniden tasarlıyorum. Müzik tamamen olmasa da üretim kaynağım diyebilirim ve bu yüzden parçaları dinleyip hissettiğimi dijital ortama aktarıyorum. Bir konudan da bahsetmek isterim, filmlere çok ilgiliyim ve bunun bana kazandırdığı bir istek oldu, o da senaryo yazma isteği. Neredeyse 2 yıl boyunca ilgilendim ve kendimce bazı senaryolar yazdım, değerlendirmek hiç istemedim. Bunların bana getirdiği şeylerden de bahsetmek isterdim, uzun süreceği için burada tamamlıyorum. Sosyal bir insan olduğumu söyleyebilirim aslında. Eğitimime devam ederken bir yandan konser mekanlarında, dövme stüdyolarında çalışma fırsatı buldum. Bu işlerin bana çok fazla insan kazandırdığını söyleyebilirim. Çevre edinmeyi seviyorum, insan tanımayı seviyorum. Hayatımın bir bölümü müzik dinlemekle, bir bölümü de resim yapmakla geçiyor çoğunlukla, bu yüzden de olabildiğince her gün bir şeyler çalışıyorum. Mesela şu an bu röportajı yaparken arabayı yaptırmaya geldiğim oto sanayinin duvarına resim yapıyorum 🙂

Sanata olan merakınız nereden başladı? Sanata adımınızı nasıl attınız? Yeteneğinizi nasıl keşfettiniz?

Sanata olan adımım ilkokulda başladı. O zamanlar araba çizimleri yapardım ve hocam benim resme yönelmemi istemişti. Sonrasında beni Azeri bir heykeltıraş olan Tahir Kasımov’la tanıştırdı. Atölyesinde bir dönem eğitim gördüm. Heykeli sevmiştim, resmi de aynı şekilde. Kısaca sanatı sevdim ve yoluma devam etmek istedim.


Sanatçı olarak yaşadığınız bunalımları yaratamamanın verdiği duygudan nasıl sıyrıldınız?

Yaşadığım bunalımlar aslında ilham kaynağımdı diyebilirim. Yaratamama durumundan bu şekilde uzak kaldım. Ben şahsen sanatçının duygudan beslendiğini düşünüyorum ve bu kişiden kişiye değişebilir. Kimileri mutluyken üretir bundan beslenir, kimisi de mutsuz halinden.

Sanatınızın dikkat çekici materyallerden oluştuğunu görüyoruz. Nereden aklınıza geldi bu materyalleri kullanmak? Etkilendiğiniz bir sanat akımı var mı?

Çalışmalarımda çoğunlukla gerçekçiliği önemsiyorum, gerek dijital olsun, gerek karakalem. Bu yüzden realizm akımından etkileniyorum diyebilirim.

Sanatınızın esin kaynağı kimdir?

Esin kaynağımı tek bir sanatçıyla sınırlandırmak doğru olmaz. Her sanatçı birbirinden etkilense de bence sanatın esin kaynağı olmamalı. Ruhen etkilendiğim bir sanatçı var o da Amedeo Modigliani. Gerçekçi bir tarzı olmayan fakat çoğu çalışmadan daha gerçekçi olarak gördüğüm çalışmaları var.

Sanat ile ilgilenen ve yeteneği olup da ailedeki meslek algısından ötürü sanatını icra edemeyen kişilere ne söylemek istersiniz? Neler tavsiye edersiniz?

Her şeyden önce yaptığınız şeyi ne kadar sevdiğinizi düşünmelisiniz ve bir karar almalısınız. Ailelerimiz “sevgi karın doyurmuyor” kafasında olsalar da bence yolunuza devam edip işlerinizle kendinizi kanıtlayabilirsiniz. Aynı durumu ben de yaşadım, ailemin maddi durumu çok ileri düzeyde değil ve doğal olarak kaygılılar. Ben yaptığım şeyi bir iş olarak kabullendirdim, aslında bakarsanız öyle değil. Ben gelişmek için değil, para kazanmak için değil tamamen iyi hissettiğim için çalışıyorum.

Akademiden Sohbete -1: Dr. Selçuk Topal

Reading Time: 13 minutes

Sizce bir özel şirketin uzaya astronot gönderebilir hale gelmesi uzay yarışında ne gibi değişikliklere neden olacaktır? Uzaya dair yakın gelecekte yaşanabilecek kişisel öngörülerinizden bahsedebilir misiniz? Uzay bilimi hayatımızın neresinde olacak?
Daha fazla sayıda özel şirketi uzayda göreceğiz. Aslında sadece SpaceX değil birçok başka özel uzay şirketi var ancak onlar reklamını pek iyi yapamıyor. Ülkemizde bile, büyük şirketler gibi olmasa da, bazı uzay şirketleri var. Uzay sektörü büyümeye devam edecek. Uzay turizmi pek yakında uygulanabilir bir şey olarak karşımıza çıkacak. Bir gün dileyen herkes atmosferde 100 km’nin üzerine çıkıp bir nevi astronot olacak. Bazı insanlar astronot tanımında çok katı davranıyor. Eğer 100 km uzayın sınırı ise oraya ne amaçla çıktığın beni ilgilendirmez. Eğer o yüksekliğe sağ salim çıkıp inebildiysen sen de teknik olarak bir astronotsun demektir. Diğer yandan, aslında hepimiz birer astronotuz. Uzay gemimizin adı ise Dünya. Güneş denilen bir yıldızın ve Samanyolu denilen bir galaksinin merkezi etrafında tur atıyoruz. 4.5 milyar yıldır kozmik denizde yolculuk halindeyiz. Bizler uzay gezginleriyiz.
Öyle görünüyor ki yeryüzündeki savaşlar yörüngede devam edecek. Birçok ülkede nükleer savaş başlığı olduğu biliniyor. Ve bu ülkeler çoğunlukla ‘barış’ kelimesini sıkça telaffuz eden ülkeler. Ancak, 1967 Dış Uzay Antlaşmasına göre savaş başlıklarını yörüngeye çıkarmak ‘şimdilik’ yasak. Düşünün. Yörüngeye çıkaramıyoruz ama gerekirse yeryüzünde birbirimizi katletmek için kullanabiliyoruz. İnsan evrendeki en zeki canlı mı bilmem ama bağımlılık derecesinde iktidar ve güç hastalığından muzdarip muhtemelen evrendeki tek canlı. Uzay yarışı yörüngenin de ötesine gidecek. Ay madencilik için işgal edilecek. Dünya’da rezervi tükenmek üzere olan bazı nadir elementlerin Ay’da olduğu düşünülüyor. Şu an için, Ay’a gidip kâr getirecek kadar nadir element toplamaya çalışmak tabiri caizse astarı yüzünden pahalı biri girişim olur. Sanırım ortalama on yıl sonra Ay madenciliği ciddi ciddi düşünülecek. Soğuk Savaş dönemindeki uzay yarışına bakarsanız ABD ve Rusya’nın amacı uzaya ilk çıkan ülke olabilmekti. Rusya, Ay’a insan gönderme hariç, her uzay hedefinde ABD’yi geçti. Ancak uzay yarışı artık atmosferi aşmak değil Ay’dan daha da öteye gidebilme şekline büründü. Ülkeler bizzat Güneş Sistemi’nin içinde yarışmaya başlayacak. Ay’da üs kurulduğunu göreceğiz. Muhtemelen 2050 yılından sonra ise Mars’ta. Gelecekte ortaya çıkabilecek COVID-19 benzeri veya daha kötü bir salgın tehdidi yukarıdaki öngörülerimi elbette geciktirebilir. Diğer yandan, bu belki çok iddialı bir öngörü olacak ama bence bu yüzyıl bitmeden Güneş Sistemi içerisinde bir gök cisminde basit bir Dünya dışı yaşam formu bulunacak. Vücudumuz da dahil olmak üzere evrendeki en bol element hidrojendir. Evrenin neresine bakarsak bakalım aynı periyodik tabloyu görüyoruz. Ve yaşamın başka bir yerde hayat bulması için yeterince vakti vardı. Bundan dolayı evrende yalnız olmamız gerekten çok düşük bir olasılık. Ancak, UFO fanatiklerinin iddia ettiğinin aksine, zeki bir uygarlığın Dünya’yı sık sık ziyaret ediyor olması ise daha düşük bir olasılık.

Tabii hep kötü şeyler olmayacak. Uzay bilim ve teknolojileri hayatımızı kolaylaştıran teknolojiler üretmeye devam edecek. Elbette uzaya yatırım yapmayan ülkeler o teknolojilerin sadece birer müşterisi olacak. Kendimize şu soruyu artık ciddi bir şekilde sormamız gerek: Uzay yarışında tüketici mi olacağız üretici mi? Bir gün bu gezegen terk edilmek zorunda kaldığında kendi uzay gemimiz ya da başka bir gök cisminde yerleşim yerimiz olacak mı? Yoksa başka ülkelere ait uzay gemilerinin ekonomi koltuğunda yer bulmak için çekilişe mi katılacağız? Bunlar ciddi sorular ve ilgili kişiler ve elbette tüm vatandaşlarımız kendine bunu sormalı. Öncelikle sokaktaki vatandaş uzayın öneminin farkına varmalı. Aksi halde bir ülke tepeden inme projelerle uzay yarışında lider olamaz. Toplumu ilgilendirdiği halde halkın önemine yeterince vakıf olmadığı hiçbir proje tam anlamıyla başarılı olamaz. Bize, gelecekte hangi meslekle uğraşırsa uğraşsın, uzay bilim ve teknolojilerinin temel düzeyde de olsa öneminin farkına varmış insanlar lazım.

Türkiye, Astronomi çalışmaları ile şu an Dünyada nasıl bir konumdadır?


Astronominin birçok alanında çalışan astronomlarımız, astrofizikçilerimiz var. Görsel dalga boyuna özgü teleskoplarımız var. Yakında kızıl-öte (atmosfer nedeniyle çok yüksek dalga boyuna çıkamayacak olsa da) bir teleskop da faaliyete geçecek. Bu teleskop aynı zamanda sahip olduğumuz en büyük optik teleskop olma özelliğini de koruyor. Ülkemizde Dünya çapında keşifler yapanlar var. Mesela geçen yıllarda Ankara Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri bölümünden bir ekip ülkemizin ilk öte-gezegen keşfini gerçekleştirdi. Ülkemizde astronomiyi masaya yatırdığım üç bölümden oluşan geniş bir yazı dizisine (Türkiye’de Astronomi I, II ve III) dileyen herkes internette ulaşabilir. O yazı serisi, ülkemizde astronomi bilimleri anlamında ne yapıldığını genel bir çerçeveyle açıklamaktadır. Elbette başka bir gök cismine uzay aracı gönderme kabiliyetimiz henüz yok. Ancak uzay ajansımızın da kurulmuş olmasıyla birlikte, eğer gereken önem verilirse, en geç on yıl içinde Ay’a bir araç gönderebiliriz. Bunun olmaması için hiçbir neden yok. Yeter ki isteyelim ve liyakatli bir şekilde işimizi yapalım.

Bu alan Türkiye’de ne kadar çok biliniyor? Ya da doğru bilinen yanlışlar nelerdir?
Öğrencilik yıllarımda suratıma tokat gibi çapan ilk gerçek halkın büyük bir çoğunluğunun astroloji ve astronomi arasındaki farkı bilmemesiydi. Kampüste yanıma gelip elini açarak ciddi ciddi fal bakar mısın diye soran çok oluyordu. Ben de kahroluyordum tabii. Tüm Dünya toplumları olarak bilim ile sahte bilim arasındaki farkı bilmiyoruz diyebilirim. Bu, gezegenin insanlık tarihi ile yaşıt ortak bir sorunu. İşte bu nedenle bilimin akademiden çıkıp sokağa inmesi gerektiğine inanmışımdır. Ancak bu sayede halka bilimin ne olduğunu anlatabilirsiniz. Ancak bu sayede geçmişin cahilliğinin günümüzdeki izleri olan sahte bilimlerin toplumda bu derece hızlı yayılmasını engelleyebilirsiniz. Bu idealden hareketle, son yedi yıldır var gücümle hem astronominin temel ve güncel bilgilerini hem de bilim ve sahte bilim arasındaki farkı halkımıza anlatmaya gayret gösteriyorum. İçinde planetaryum da olan yaklaşık 2 milyon TL’lik projeleri yazdım ve bilim danışmanı oldum. Ülkemin 30 şehrine bizzat giderek, her şehrine ise online bağlanarak seminerler verdim. Sadece seminer verdiğim genç sayısı 300.000’i aştı. Son yedi yılda 100’ü aşkın popüler bilim makalesi kaleme aldım. Halen bazı yerlerde yazıyorum. Son zamanlarda bir de YouTube kanalı açtım. Nitekim sözüm ona fenomen YouTube tayfası herkes gibi uzayı çok seviyor ama konuşmaya başladıklarında iki kelimelerinden biri yanlış oluyor. Çünkü, uzay ile alakalı bir sayı verirken dikkat etmeniz gerekir. Eğer bir sıfır fazla söylerseniz, konuyla hiç alakası yokken, diğer galaksiye gidebilirsiniz, ya da bir sıfır eksik söylerseniz Güneş’in merkezine dalarsınız. Nitekim astronominin konusu adı üstünde; astronomik! Ben de bununla mücadele için bunca yoğunluğum içinde öğretici videolar hazırlıyorum. Uzayla alakalı uluslararası etkinlikler olunca ülkemi temsil etmeye çalışıyorum. Uluslararası Astronomi Birliği (IAU) geçen yıl Ay’a inişin 50. yılını Dünya çapında, 60 ülkeden 800 etkinlikle kutladı. MEB Bilgi İşlem Dairesi Başkanlığı’nın teknik desteği ile Gelecek Uzayda adıyla Türkiye’deki en büyük online semineri yaptık. Ve bu etkinlik o yüzlerce etkinlik içerisinde kendi kategorisinde (The Biggest Turnout) IAU tarafından birincilik ödülüne layık görüldü. Hediye güzel bir teleskop içeriyor. Şimdi o teleskop ne için kullanılıyor biliyor musunuz? Hayatında teleskop görmemiş fen bilgisi öğretmeni adayları için. Uzayı temel anlamda öğrenmiş fen bilgisi öğretmenlerinin yetişmesi için elimden geleni yapıyorum. Nitekim, belki geleceğin Einstein’ı veya Aziz Sancar’ı olacak o çocuklara o fen bilgisi öğretmenleri dokunacak. Diğer yandan, TV programlarından davet gelince çok yoğun olmama rağmen hayır demiyorum. Çünkü bir kozmik fenomenin doğru şekilde halka aktarılması gerekiyor. Bugüne kadar onlarca programa katıldım. Ben tüm yaptığım bu çalışmalara, gelecek idealimi temsil etsin diye #gelecekuzayda adını verdim. Bu benim yıllardır kullandığım sloganım. Nitekim, insanlığın geleceğinin uzayda olduğuna hep inandım. Gelecek Uzayda marka patentli, uluslararası ödüllü, alanında ülkemizdeki en geniş kapsamlı projedir. Peki bunları neden anlattım? Bu alan Türkiye’de ne kadar çok biliniyor diye sordunuz. 10 yıl öncesine kıyasla bugün muhtemelen 100 kat daha iyi biliniyor. Yaptığım bu çalışmaların uzay ajansının kurulması fikrinin olgunlaşmasına da naçizane destek olduğunu düşünüyorum. Nitekim, bu alanı popülerleştirmek ve daha da önemlisi ne kadar önemli bir alan olduğunu halka en doğru ve ilgi çekici şekilde anlatabilmek için var gücümle çalıştım, çalışıyorum. Her yaptığım şeyi gönüllük esasına dayalı olarak yaptım. Nitekim ben bir bilim insanıyım. İşletme sahibi değilim. Sosyal medyada kendini parlatacak bir ekibi olan, içi boş kuru gürültü tipler gibi olamam. Topluma karşı bir sorumluluğum olduğunu düşünüyorum. Henüz finansal destek bulamadığım çok büyük bir başka projem daha var. Bilim-toplum projelerine destek bulmak inanın çok zor. Nitekim parası olan birçok insanın ne bilim ne de uzay vizyonu var. Bu üzücü ama geleceğe dair hep umutluyum.

Özellikle içinde bulunduğumuz şu günlerde gezegenimize ne kadar zarar verdiğimiz ve her geçen gün daha da yaşanılmaz bir hale getirdiğimiz aşikar. Başka bir gezegende yaşam üzerine yapılan çalışmalarda insanların ilgisini Mars büyük ölçüde çekmiş durumda. Hatta bu konuda çalışmalar var sanırım. Peki acaba son durum nedir? Sizce böyle bir şey mümkün müdür? Özellikle gezegenlerin topografyaları vs. göz önüne alındığında bu planlar ne kadar gerçekçidir ?

Mars insanlık tarafından en fazla uzay aracı gönderilen gezegendir. Mars’ın koşulları tek kelimeyle cehennem. Mars yüzeyinde korunmasız kalırsanız birkaç dakika içinde ölürsünüz. Elbette böyle bir cehenneme neden insanlık gitmek istiyor diye sormanız gayet mantıklı. Bunun birçok nedeni var. Ve her nedenin insanlığa çok büyük faydası var. Elbette insanlık tarihi ile yaşıt kanser gibi önemli bir sorunumuz var: Bilime karşı takınılan umursamazlık. Uzay çalışmalarına sahte diyen insanlar en kibar tabirle geometri, fizik ve temel anlamda bilim fakirleridir. Geçen senelerde InSight isimli uzay aracı Mars’a indi. Başlıca görevlerinden biri Mars’ın yüzeyini birkaç metre delip eğer varsa depremleri ölçmek. Bu bilgi ileride kurulacak bir Mars kolonisi için yararlı olacaktır. Ben InSight uzay aracının Mars yüzeyinden çektiği fotoğrafları sosyal medya hesabımdan paylaştığımda bir kullanıcı ‘Hocam buranın Arabistan çölü olmadığı ne malum!’ diye çıkışmıştı. Görüyorsunuz ya, ne yazık ki bu evrende bazı nöronlar ve bolca oksijen israf ediliyor! Ancak, o sonsuz boşlukta ne olduğunu merak eden en az bir kişi her zaman olmuştur, olacaktır. Mars’a yeni bir uzay aracı gidecek. Hedefi canlılığa dair izler bulmak. Mars’ta yaşanabilir kapalı alanlar kurmak hayal değil. Maksimum 50 yılda bu iş bence yapılacak. Bu sayede Dünya bir gün cehennemi yaşarken (sorunuzda bahsettiğiniz insan etkileri nedeniyle) hayatta kalmamızı sağlayacak teknolojilere Mars sayesinde sahip olabiliriz. Mars’a gitme hedefini günlük yaşantımızdan uzak bir şey zannedersek, bize yararı olmayacağını düşünürsek yanılırız. Elbette bizler astrofizikçiler olarak salt bilim yaparız. Ve bilimin topluma yararlı olma gibi bir misyonu yoktur. Ancak böyle bir misyonu olmasa bile bilim gelişirken teknoloji de mühendislik de gelişir. Ve siz günlük yaşantınızda hayatınızı kolaylaştıran teknolojilere sahip olursunuz. Örneğin, eğer bugün meme kanserinden Alzheimer hastalıklarına birçok hastalığı daha duyarlı bir şekilde tespit edebiliyorsak bunu uzay bilim ve teknolojilerine borçluyuz.

İleride bu alanda çalışmak isteyen gençlere tavsiyeleriniz neler?


Öncelikle hangi alanda çalışırlarsa çalışsınlar lütfen yapmaktan zevk aldıkları alanda ilerlesinler. Nitekim Dünya işini sevmeyen insanlarla dolu. Dünya uzaydan çok güzel görünür. Ancak yüzeyine inip insan içine karıştığınızda aslında ne kadar depresif bir gezegen olduğunun farkına varıyorsunuz. Büyük bir çoğunluğumuz yaşantımızdan memnun değiliz. Bize ekranlardan empoze edilen sanal zenginliklerin, başarı hikayelerinin, o şaşalı hayatların imgelerinde kaybolmuşuz. Sabah uyandığımızda yine aynı acınası hayatımızla baş başa kalıyoruz. Çoğunluk için durum bu. Bunun nedeni ise hayallerinin peşinden koşacak cesarete sahip olamamak. Bugün eğer tüm Dünya’da profesyonellik ve liyakat sorunu varsa bunun nedeni sevdiği işi değil de, nehrin akıntısına kapılmış bir yaprak misali, hayat veya insanlar onu nereye savurduysa o işi yapan insanlar nedeniyledir. Eğer astrofizikçi olmak istiyorlarsa akademisyen olmayı hedeflemeliler. Astronomi bölümleri kamuya personel yetiştirmez. Bilim insanı yetiştirir. Elbette uzay ajansımız kurulduğu için bir miktar o kuruma astrofizikçi alınabilir. Ancak astronomi kamuya personel yetiştiren diğer bölümler gibi düşünülmemelidir. Uzay ile alakalı işler yapmak isteyenler varsa mühendislik, temel bilimler ve teknisyenlik alanlarında ilerleyebilir. Astronomi matematik, fizik ve bilgisayar kodlamayı iyi derecede bilmeyi gerektirir. Eğer bu yazıyı okuyan bir arkadaşımın astrofizik hedefi varsa hemen ücretsiz kodlama dili olan Python’ı indirmeli ve öğrenmeye başlamalıdır. Hemen! İnsan olarak bizler tarihimizi kanla yazdık. Hâlâ gezegende kan durmuş değil ancak gençler geleceği kanla savaşla değil kodlarla yazacaklar.

Sizlerden Kitap önerileri alabilir miyiz?
Eylül ayında raflarda olacak ve adeta evrenin bir kılavuzu olan nevi şahsına münhasır popüler bilim kitabımı öneriyorum. Yirmi yıldır akademik olarak astronomiyle ilgileniyorum. Kitap, hem akademik hem de bilim anlatıcılığı birikimimi okuyucuya sunacak. Kitabın adını şimdi söylemeyeyim. Sürpriz olsun!

Türkiye’de mm-altı astronomi çalışmaları yapan tek akademisyenmişsiniz. Bu alanı nasıl seçtiniz? Karar alma aşamasında ne gibi zorluklar yaşadınız? Çalışmalarınızda ne gibi araçlar kullanıyorsunuz?


Türkiye sınırları içinde mm/mm-altı çalışan bildiğim kadarıyla sadece ben varım. Geçen yıllarda bir yüksek lisans öğrencim ülkemizin ilk mm astronomisi tezini başarı ile sundu. Şimdi yurtdışında benzer bir alanda doktora yapıyor. İki yüksek lisans öğrencim daha var. Ne mutlu ki yavaş yavaş sayımız artıyor. Doktora tez konum olarak ülkemizde çalışılmayan bir alanda çalışmak istemiştim. Farklı bir dalga boyunda galaksileri çalışmak istedim. Mutluyum ki istediğim alanda doktora derecemi aldım ve çalışmaya devam ediyorum. Oxford Üniversitesi Astrofizik Bölümü’nden kabul almadan önce Hollanda Groningen ve Utrecht üniversitelerinden kabullerim vardı. Ancak ben Oxford’da karar kıldım. Atatürk’ün emriyle 1929 yılında hayat geçirilen 1416 sayılı yasaya istinaden burs kazanmıştım. Bu burs başarılı olmanızı zorunlu kılıyor. Aksi halde devletin ödediği tüm bursu yasal faiziyle ödemek zorunda kalıyorsunuz. İşte bu herkesin alacağı bir risk değil. Dil eğitimi ve doktora ile birlikte toplamda yaklaşık 800 bin TL’den bahsediyorum (2010 rakamları). Eğer doktorada başarısız olursanız bu tutarı nasıl geri ödeyebilirsiniz ki? Ben kesinlikle ödeyemezdim. Ciddi bir tutar. Ancak ben kendime hep güvenmişimdir. Eğer biri bir işi başarmışsa ben de çalışırsam başarırım diye düşünürüm. Ve başarıya ulaşmak istiyorsanız risk almak zorundasınız. Başarı gökten zembille inen bir şey değil. Her ne kadar astroloji size başarının göklerden geldiğini söylese de gerçek hayatta durum bu değil. O nedenle herkese astroloji ve benzeri sahte bilim rüyalarından uyanıp alın teri akıtmayı öneriyorum. Ben risk aldım. O an hayal edemeyeceğim kadar çalıştım. Doktoranın ilk senesi çok zorlandım. Günde 16 saat çalıştım. Saçlarıma o dönem aklar düşmeye başladı. Ama nihayetinde başardım. Çalışınca oluyor. Ama deli gibi çalışınca… Ben mm/mm-altı dalga boylarına özgü teleskoplar ile elde edilen verileri inceliyorum. Elbette bazen mor-ötesi, kızıl-öte ve görsel dalga boyu verilerini de kullanıyorum. Son makalemde bolca mor-ötesi ve kızıl-öte verisi de inceledim mesela. Galaksimiz dışındaki başka galaksilerde bulunan yıldız oluşum bölgelerini ve genel anlamda galaksi evrimini çalışıyorum. Yani dünya işleriyle pek işim yok ve bundan dolayı çok mutluyum.

Verdiğiniz bir seminerde veya katıldığınız bir programda size sorulmuş en absürd soru nedir?


Sene 2001. Ankara Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü’nde kanı kaynayan ikinci sınıf astronomi öğrencisiyim. Bir kanalda sabah canlı yayınlanan ve kadınlara hitap eden bir programa bir arkadaşımla (o da şimdi uzay sektöründe çalışıyor) seyirci olarak katıldım. Önceden bir dizide figüranlığım vardı (berbat bir oyunculuktu tabii!). Bağlı bulunduğum ajanstan aradılar ve ‘Selçuk sen böyle işleri seversin’ dediler. Ben de sevmem demedim ve programa katıldım. Hâlâ aktif şekilde çalışan adını söylesem hemen hatırlayacağınız ünlü bir astrolog program konuğuydu. Bir de BBG evinden Tarık. Astrolog konuşmasının bir yerinde ‘evrenin enerjisini hesapladım’ dedi. Astroloji bu tarz enerji hesaplarını çok seven ama özünde enerji kavramından hiçbir şey anlamamış bir uğraştır. Bu tarz enerji hesabını çok seven bir astroloji gönüllüsüne şu cismin şu koşullar altında kinetik enerjisi ne diye sorsam donar kalır. O sözden sonra sunucudan mikrofonu nasıl aldım hatırlamıyorum. Aslında biz seyirciydik. Yani böyle sohbetlere girmemiz beklenmiyordu. Ama hikayenin başında da dediğim gibi kanı kaynayan genç bir astronom adayıydım. Öyle absürt bir cümle telaffuz edildikten sonra beni kim tutabilirdi ki! Sordum ‘enerji hesabı için hangi denklemi kullandınız?’ Astrolog ise şöyle yanıt verdi: ‘Sen anlamazsın, beynimle hesapladım!’. Bu astrologların zor durumda kaldığında kullandıkları klasik tavırlardan biridir: ‘Sen anlamazsın!’. Demek ki anlatamamış ki anlamamışım. Ve eğer bir konuyu karşınızdaki insana anlatamamışsanız aslında o konudan hiçbir şey anlamamışsınız demektir. Nitekim zihninizde aslında saçma olan bir şeyi mantıklı argümanlarla savunamazsınız. Astronomi ve astroloji arasındaki farkı savunduğum katıldığım ilk programdı. Absürt soru ise başka birinden geldi. Seyirciler içinde orta yaşlı bir amca vardı. Karikatür gibi biriydi. Ben astrolog kişiyle tartışmamın bir yerinde ‘Güneş Dünya’dan 149 milyon 600 bin km ötededir.’ dedim. O karikatür amca da ‘Ne biliyorsun? Gittin mi?’ diye sormuştu. Bugün bile bu tarz sorular soranlar var. Olacaktır da. Alıştık artık. Herkes tedaviyi bende aramasın. Lütfen bir doktora danışsınlar. Diğer yandan, sosyal medya hesaplarımı takip eden minik bir kesim, ben astroloji hakkında bazı iletiler yazınca buna çok bozuluyorlar. Bir kesim de ‘ama ben astronomi için sizi takip etmiştim’ deyip asıl hayal kırıklığı olan astrolojiyi eleştiriyor olmamı gizlemeye ve başka bir algı yaratmaya çalışıyor. Astrolojinin en çok darbe vurduğu bilim dalı astronomidir ve astronomiye yıllarımı verdim. Benden önce binlerce yıldır emek verenler gibi. Yani, astroloji hakkında en çok konuşması gereken ve astrolojinin aslında nasıl bir beyin uyuşturucu sahte bilim olduğunu halka anlatması gereken başlıca insanlar bizleriz: Astrofizikçiler. Bundan rahatsız olanlar varsa şimdiden söyleyeyim daha çok rahatsız olacaklar.

Uzayda seslerin kaybolmadığına dair birçok söylenti var bu durumu açıklar mısınız?


Sesin uzayda kaybolmaması için öncelikle uzaya ulaşabilmesi gerekir. Ses moleküllerin titreşimi ile yayılıyorsa ve uzayda neredeyse hiç molekül yoksa (santimetre küp başına ortalama bir atom!) ses Dünya atmosferinden çok öteye gidemez. Elbette sesi belli kriterlerle elektromanyetik radyasyonun bir formuna dönüştürüp evrenin diğer ucuna da gönderebilirsiniz. Sinyali gönderdiğiniz yerde akıllı bir yaşam varsa ve eğer onların uygun dönüştürücüleri varsa oraya da bir şarkı göndermeniz teknik olarak mümkündür. Ama o artık ses değil elektromanyetik bir dalga olacaktır ve daha da önemlisi mesafe kat ettikçe enerjisi düşecektir. Yani evrende veri gönderebileceğiniz mesafenin de bir sınırı var. Diğer yandan, bazen medyada duyduğumuz ‘gezegenlerin sesi’ denilen şeyler de aynı mantıktan hareketle üretilir. Gezegenden gelen elektromanyetik ışınım ses dalgasına dönüştürülür. Gerçekte gezegenin bize seslendiği yok yani. Ama astrolojiye sorsanız, seslenmeyi bırak birer ilişki danışmanı bu gezegenler! Bu gezegenler o kadar gevezeler ki her konuda fikirleri var! Sanırım sohbetin bu kısmına kadar astroloji vb. sahte bilimlerden ne derece haz etmediğim anlaşılmıştır.

Oxford geçmişinizle ilgili deneyimlerinizden bahsedebilir misiniz?
Oxford muhteşem bir yer. Yaklaşık 800 yıllık bir tarihi olan köklü bir üniversite. Oxford, su kanalları ile çevrili, insanların vakit geçirmesi için geniş parkların olduğu, doğa ile iç içe minik bir şehir. Ancak eğitim öğretim zamanı nüfus bir milyonu aşıyor. Üniversite uzun zaman önce birçok kolejin birleşmesi ile oluşmuş. Şehrin her yerinde tarihi binalardan oluşan kolejleri görüyorsunuz. Mesela ben Christ Church isimli kolejin bir üyesiyim. Mezun olduk ama hem üniversite mezunları hem de kolej üyeliğim devam ediyor. Kolejimin yemekhanesinde bazen akşam yemekleri yerdim. O yemekhane Harry Potter filmindeki o minik büyücülerin yemek yediği yerdi. Sırf o yemekhaneyi görebilmek için Dünya’nın her yerinden gelenler olur. Üniversite ise elbette sağladığı olanaklarla adına yaraşır bir üniversite. Bu arada ek bir bilgi vereyim. İngiltere’de bilmediğiniz çorbayı içmeyin. 5-6 ülke görmüş biri olarak söyleyebilirim ki bırakın sadece çorbayı Dünya’nın en iyi yemekleri bizim ülkede diye düşünüyorum. Ama Güney Kore’ye özgü bazı acılı yemekleri ve içecekleri sevdiğimi de söylemem gerek. Oxford’da evime yakın bir Çin marketi vardı. İçeri girdiğimde eşime hep şunu söylerdim ‘Tanrım! Gene biri ölmüş burada!’ Nedense içerisi berbat kokardı. O markete neden girerdik bilmiyordum. Girerdik ama bir şey almadan çıkardık. Sanırım gerilimi seviyorduk. Virüs de Çin’den tüm gezegene yayıldı zaten. Çinliler yemek alışkanlıklarını değiştirmeli. Adam gibi ezogelin çorbası içmeyi öğrensinler artık! Evime yakın Bitlisli bir abinin işlettiği dönerci vardı. Doktora konularıma çalışırken gecenin ikisinde yediğim o dönerleri hiç unutamam. Yurtdışında birçok şey size çok farklı gelecektir. Ve yemek bunlardan biri. Oxford’daki bir markette ülkemize ait zeytini ilk kez gördüğümde yaşadığım o duygusal anları da hep hatırlarım. Kısaca, Oxford muhteşem bir yer. Evinizi nereye giderseniz gidin özlersiniz. Ama Oxford o özleme aldırış etmeden gidilmesi gereken bir yer. Oxford Üniversitesi astrofizik bölümü Dünya’nın en iyi astrofizik bölümlerinden. Bu alanda ciddi çalışmalar yapmış çok büyük bilim insanlarının olduğu bir yer. Mesela pulsarları keşfeden Jocelyn Bell Burnell’in ofisine yakın bir ofiste çalışıyor olmak harikaydı. Bölümde Joseph Silk, James Binney gibi daha birçok iyi astrofizikçi var. Benim için unutulmaz bir deneyimdi.

Peki ya astronominin en gizemli olgularından kara enerji, kara madde ve kara delikler hakkında ne söyleyebilirsiniz?


Kara enerji ve kara maddeye kıyasla, kara delikler hakkında çok daha fazla şey biliyoruz. Bu üç olguyu direkt olarak gözleyemiyoruz. Ve içlerinde en bilinmezi kara enerji. Öyle görünüyor ki evrendeki kara madde miktarı sabit. Evren genişlediği için hacim artıyor ve dolayısıyla normal madde gibi kara maddenin de yoğunluğu giderek azalıyor. Kara maddenin de normal madde gibi davrandığını (kütle çekimine sahip) düşünüyoruz. Hatta kara madde olmasaydı muhtemelen galaksiler ve diğer hiçbir şey oluşamazdı. Kara enerjisinin ise kara maddenin tam zıttı gibi davrandığını düşünüyoruz. Bu nedenle evrenin son beş milyar yıldır ivmelenerek genişlemesinin baş aktörü olarak kara enerji gösteriliyor. Kara enerjiyi bir madde gibi değil de uzay-zamanın kendine has bir enerji tipi olarak düşünmek gerek. Ve öyle görünüyor ki evrenin genişlemesi kara enerjinin yoğunluğunda bir düşüşe neden olmuyor. Şimdi kara maddenin ve kara enerjinin evrenin genişlemesi karşısındaki tutumunu tekrar ele alırsak, öyle görünüyor ki kara enerjinin giderek daha da dominant olduğu bir evrene doğru gidiyoruz. Kara delikler adının bize canlandırdığı gibi birer delik değil. Ancak kuantum dünyası ile makro dünyanın birbirine geçtiği bir yer olduğu düşünülüyor. Ve henüz kuantum ile genel göreliliği birlikte harmanlayan, herkesin hemfikir olduğu bir teori yok. Onu karmaşık yapan da bu. Son çalışmalarla anladık ki genel görelilik teorisi bir kez daha haklı çıktı: Kara delikler gerçek. Büyük galaksilerin (muhtemelen her galaksinin) merkezinde bir süper kütleli kara delik var. Bir gün bir kara deliği çok daha yakında inceleyebilir miyiz bilmiyorum ama ondan uzak durmakta fayda var. Buraya kadar söylediklerim olaya bir açıdan bakmak olur. Nitekim, kara enerjinin yoğunluğunun negatif veya pozitif yönde değişiyor olduğunu söyleyenler de var. Bu da evrenin geleceği ile yakından alakalı. Çünkü kara enerjinin artıp azalmasına bağlı olarak evren ya tekrar içine çökebilir ya da artan bir ivme ile genişlemeye devam edebilir. Hangisi olacak bilmiyoruz. Ve dürüst olmak gerekirse, bu senaryoların zaman ölçeklerine baktığımızda, evrenin geçmişine kıyasla bir göz kırması kadar bile zaman kaplamayan insanoğlunu düşündüğümüzde, bu olayların hiçbiri aslında bizi ve minik hayatlarımızı ilgilendirmiyor. Odaklanmamız gereken gezegenin daha büyük sorunları var. Mesela Trump gibi…

Son olarak, gençlere naçizane birkaç tavsiye vermek istiyorum. Fanatikliğin her çeşidine karşıyım ancak bilimde fanatiklik anlamakta en çok zorlandığım şey. Mesela bir bilim insanının fanatiği olmamalıdır. Lütfen etiket meraklısı olmasınlar. Bir insanı bilim insanı yapan belli başlı akademik kriterler vardır. Ve bu kriterlerin hiçbiri nahoş bir ses tonuyla video platformlarında sözüm ona bilim içerikli video üretmek değildir. İnsanlar, eğer varsa, o kişilerin uzmanlık alanlarına baksınlar. Her izledikleri sözüm ona bilim videosunu kendilerine referans almasınlar. Diğer yandan, bize tüm iletişim araçlarından empoze edilen ve sürekli yüceltilen şeyler, zenginlik, gösteriş, sosyal medyada fenomen olmak vb. gibi içi bomboş şeylerdir. Bugün medyada gördüğünüz sözüm ona o fenomenlerin hangileri ile temel düzeyde bilimsel bir olguyu tartışabilirsiniz? Bu soruma karşılık şunu sorabilirsiniz elbette: Peki herkes evrenin işleyiş mekanizmalarını temel düzeyde bilmek zorunda mıdır? Kesinlikle evet. Madem bu evrenin bir parçasıyız, onun içindeki yerimizi temel düzeyde bilmek zorundayız. Geçmişe bir bakın. Dünya’nın başına ne geldiyse, fanatik cahiller nedeniyle gelmiştir. Ne fanatik olalım ne de cahil. Bir fikre, kişiye ve gruba körü körüne bağlanmayalım. Sorgulayalım. Öğrenelim. Öğretelim. Aydınlatalım çevremizi. Bakın o zaman Dünya ne güzel bir yer haline geliyor. Ayrıca, neden insanların çoğu akıllarının almayacağı kadar karmaşık şeyleri duymaktan zevk alıyor anlamıyorum. Ben anlayabildiğim şeyleri dinlemekten ve okumaktan daha çok zevk alıyorum. Nitekim, onu anlayabiliyor ve içselleştirebiliyorum. Lütfen anlaşılabilir konu ve insanlara prim verin. Ağzından çıkan şeyler hakkında zerre kadar fikri ve vizyonu olmayan, bir şekilde etiket taşıyanlara değil.

Bu güzel sorular ve sohbet için çok teşekkür ediyorum. Bilim, mantık ve sevginin hüküm sürdüğü daha güzel bir Dünya diliyorum. Gelecek Uzayda!

Dr. Selçuk TOPAL, Astrofizikçi
Twitter/astronomturk
Instagram/drselcuktopal

Röportajı yapan Arda Şahin

Mercek Altında Çizerlik -2 Yılmaz Aslantürk

Reading Time: 3 minutes

1- Sanatınızla toplumu sosyokültürel olarak anlatmayı bir amaç edindiniz. Bunu çizerken zorlandınız mı? Çünkü çizimlerinizle toplumun farklı renklerini başarıyla anlattınız.

– Farklı ortamlarda büyümüş, farklı karakterlerde kadınlar erkekler herhangi bir nedenle bir araya geldiklerinde ortaya çıkan çatışmaların her biri bir hikayedir. Tabi hepsi anlatılacak/çizilecek nitelikte değildir, ben genellikle içinden kadın-erkek ilişkisiyle ilgili olanları seçiyorum. Dereden balık tutmak gibi yani. Hayatla bir derdi olmayan biri saatlerce masada oturup küçük karelerin içini hikaye ile doldurmaz.

Otisabi hikayelerini çizmeye başladığım 90’lı yıllar ile şimdiki okur kitlesi çok farklı. O zaman kendimi daha özgür hissederken şimdiki bazı “hassasiyetler” yüzünden kendimi kısıtlamak zorunda hissediyorum. Genç okurların daha tutucu olduğunu görmek üzücü.

2- Bir mizah dergisinde çizmekle bir edebiyat dergisinde çizmenin farkları nelerdir?

– Eksikliğini hissettiğim tek şey dergi ortamı ve onun sinerjisi. Yazarlar, çizerler arasındaki etkileşim basılı ürüne de yansıyor. Tuhaf ama okur da bunu seziyor, dergiyi sahipleniyor. Mizah dergisi ya da edebiyat dergisi olması o kadar önemli değil. Tek farkı Uykusuz’dayken haftada bir öykü çizerken şimdi Bavul’da ayda bir çiziyorum.

3- İmza günlerinde vs bir okurdan duyduğunuz en ilginç yorum nedir?

– Ankara kitap fuarındayken bir kadın yanıma gelip “Otisabi en sevmediğim karakter ama en merak ettiğim de o. Acaba bu sefer neler yaptı diye bir haftanın geçmesini iple çekiyorum” demişti.

İşte ilk çizdiğim öyküden bu güne kadar yapmak istediğim buydu. Kendimi hep haksızlığa uğramış, ezilmiş, yanlış anlaşılmış, içli biri olarak çizseydim çok daha kolay okur edinebilirdim. Zor olanı seçtim. Acaba insanlar yaptıkları küçük kötülükleri, entrikaları, ilişkilerdeki ikiyüzlülüklerini okursa tepkileri ne olur diye yola çıktım. Rahatsız oldular, hoşlanmadılar ama merak da ettiler. Sonuçta Otisabi’nin okur  profili 9 yaşından 70 yaşına kadar geniş bir yelpazededir.

4- Takip ettiğiniz çizer var mı? Varsa kimleri takip ediyorsunuz?

– Özellikle takip ettiğim bir çizer yok ama çizgilerin ve anlatım biçimlerinin ne durumda olduğunu, trend’leri internetten takip ediyorum.

5- Çizim yaparken mi daha çok zevk alıyorsunuz yoksa senaryo oluştururken mi ? Hangisi sizi daha çok zorluyor?

– Hikayeyi çizgiden daha çok önemsiyorum. Bir hikayeyi en uzun haliyle yazıyorum önce, bu on sayfa ya da üzeri oluyor. Sonra bunu bir sayfada dört bant içine sığacak şekilde kısaltıyorum. Çizerken de bazı yerlerini çıkarıyorum ekliyorum. Derdini en rahat anlatan en ekonomik hale getiriyorum. Şimdilerde senaryoyu yazmak daha zor olmaya başladı, aklıma gelenleri “bunu çizdim”, “benzerini çizdim” diyerek elemek çok zamanımı alıyor.

6- Çizerliğin size manevi olarak ne gibi katkıları oldu?

– İnsanları daha kolay anlayıp çözmemi sağladı bu açıdan olumlu katkısı oldu diyebilirim. İlişkilerimde daha seçici oldum bu da olumsuz tarafı.

7- Çizerlik yapmak isteyen gençlere ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz? 

– Çizer olmak isteyen biri çizmeyi zamanla ne kadar sevdiğine ve devam edip etmeyeceğine karar verecektir. Bu aşamalar esnasında nasıl biri olduğunu keşfedecek ve neler anlatmak istediğine de karar verecektir. Tabi tüm bunlar için çok çalışmak gerekiyor demem gerekiyor “yaşlı” bir çizer olarak. Çok kitap okusunlar ve film izlesinler

8- Çizimleriniz ne gibi aşamalardan geçiyor? 

– Hikayenin karelere kaba taslak yerleştirilmesinden sonra her karedeki sahnelerin eskizi sonra ise çinleme. Her şey bitince Photoshop’ta boyanır. Bu kadar kolay 🙂 

9-  Dijitalin veya teknolojinin sanatınızı icra ederken ne gibi yararları oldu? Adapte olmakta zorlandınız mı?

– Dijitale ilk geçen çizerlerden biriyim. Çizgimin karakteri de bilgisayarla çizilmiş olduğu hissini uyandırmıyordu. Ama çok fazla yaklaşabilme olanağı olduğu için kağıda çizerken yapamadığım ayrıntılara girebiliyorum. Bu da sayfayı bitirme süresini çok uzattı. Okurun göremeyeceği ayrıntıları çizmekten vazgeçip normale döndüm.

10-  Başka bir karakter daha yaratmayı düşündünüz mü?

– Korona karantinaları başladığında başımdan geçen olayları bant karikatür halinde çizip sosyal medya hesaplarımda ve patreon.com/otisabi sayfasında yayımlıyorum. Çizmekten çok zevk alıyorum okuyanları tepkileri de güzel, daha ne isterim.

Röportajı yapan: Arda Şahin

Mercek Altında Girişimcilik -1 Hakan Akben

Reading Time: 4 minutes

Öncelikle kendinizi tanıtır mısınız?


Adım Hakan Akben, sürekli bir şeyler üretmek için çabalayan meraklı bir tipim. Teknoloji ve girişimciliğin enstrümanlarını kullanarak yeteneğimizi nasıl değere dönüştürebileceğimizi anlamaya çalışıyorum. Bu yolculukta öğrendiklerimi uygulayarak paylaşmaya özen gösteriyorum. Henüz pek takipçisi olmayan mütevazı bir youtube kanalım ve sosyal medya hesaplarım var. Uzmanlarla yaptığım söyleşilerden kesitleri ve öğrendiklerimi buralardan paylaşıyorum. Bunun yanında pazarlama danışmanlığı, eğitim ve içerik projeleri yaptığım minik bir danışmanlık şirketim var. Geçimimi de buradan sağlıyorum.

Bir çok alanla ilgileniyorsunuz. Bu alanlara olan ilginizi nasıl keşfettiniz?


İnsan kendiyle başbaşa kaldıkça gerçekte neye ilgisi olup olmadığını çok daha kolay anlayabiliyor. Dört bir yanımız mesajlarla çevrili; popüler olana övgü arttıkça kendimizi ezip, kalabalığın peşinden gitmeye meyil ediyoruz. Bunu hepimiz yapıyoruz. Oysa bizi heyecanlandıran, neşe veren şeylerin peşinden gidince güzel şeyler olmaya başlıyor. Zoraki yapılan şeyler eğreti duruyor. Uzun soluklu olmuyor. İçe dönük, yalnızlığını seven ve korumaya çalışan biriyim. Yalnızlığım ilgi alanlarımı keşfetmeme yardımcı oluyor.

İlginizi doyurabilmek için hangi kitapları okudunuz?

Çocukluğumda ve ergen yıllarımda kitaplarla hiç aram yoktu. O dönemler daha çok hayal kurmak, müzik dinlemek ve spor yapmakla ilgiliydim. Büyüdükçe engellerim ve dertlerim de büyüdü. Bunları aşabilmek için cehaletimi yenmem gerektiğiyle yüzleştim. Sonra okumaya başladım. Okumak ve öğrenmek başlarda çok acı verir. Ancak bilgi küpü doldukça keyif vermeye başlar. Bilgiler arasında ilişki kurma becerisi arttıkça öğrenmek macera dolu, keyifli bir yolculuğa dönüşür. Bu seviyeye gelmek sabır, sebat ve emek ister. Oraya kadar çok acı çekilir. Sonra öğrenmek dünyanın en keyifli eylemine dönüşür. Ancak öğrenme kasları da vücudumuzun diğer kasları gibi sürekli kullanıldıkça gelişir, kuvvetlenir; aksi halde zayıflar.

Kitaba ve okumaya yersiz övgü yapıldığını düşünüyorum. Asıl olan öğrenmek ve bunu eylemle birleştirebilmektir. Kullanılmayan bilginin kimseye faydası yoktur. Zaten unutulur, gider. Öğrenmek bence çoğu insanın düşündüğünün aksine doğrusal olmayan, asenkron bir eylem. Yani kitap okumak tek başına bir anlam ifade etmez. Bir kitap okursun, orada Berlin Duvarı’ndan bahseder, telefonunu alır Berlin Duvarı nerede diye Google Maps’i açar bakarsın. Sonra odana gider bir tarih kitabından Berlin duvarının hikayesine okursun. Onunla ilgili bir belgesel ya da film var mı bir bakarsın. Oradan oraya gezdikçe olaylar ve meseleler film izliyormuşçasına zihninde canlanmaya başlar. Sonra bir dost sohbetinde bu hikayeleri anlatmaya başlarsın. Tweet’ini atar, gelen cevaplarla kendini güncellersin. Oradan biri Berlin Duvarı’yla ilgili bir müzik önerir onu dinlersin. Bu yolculukta yeni ilgi alanlarını keşfedersin. Mesela bir bakmışsın Berlin sineması diye bir şey varmış. Sonra bir toplantıda, bir seminerde hiç beklemediğin bir anda karşına çıkar, ben bunu biliyorum der, mutlu olursun. Yeni bağlantılar ve ilişkiler kurarak öğrenme yolculuğunun bir sonraki durağına devam edersin. Bu yüzden benim okumalarım, dinlemelerim ve izlemelerim biraz karışıktır. Zamanında okunmamış her kitap, edinilen her bilgi insana acı çektirir. Bu yüzden kitap tavsiyesi isteyenlere hayallerinden, acılarından ve engellerinden bir pusula yapmalarını öneririm.

Sizce girişimcilik nereden başlanmalı?

Girişimci olmak isteyenin bir derdi olmalı. Derdi olmayanın girişimi başarılı olmaz.

Geçenlerde bir oyun şirketimizin önemli bir marka tarafından satın alınması büyük bir ilgi uyandırdı. Sizce bu insanların bu alana yönelmesine sebep olabilir mi?


Türk ekonomisinin öncülerinin tahmin dahi edemeyeceği bir başarı oldu bu. Peak kurucularını ve ekibini yürekten tebrik ederim. Bence burada ne yaptıklarına değil, nasıl yaptıklarına bakmalı.

Eminim bu ekip bu zihin yapısıyla sadece oyun değil, neye el atsa başarılı olacakları bir çalışma sistemi geliştirmiştir. Açıkçası ben en çok bunu merak ediyorum. Keşke bir fırsatım olsa bununla ilgili bir kitap yazıp, belgesel yapabilsem. Çok isterim.

3-) Size göre öğrencilik yıllarında iş hayatına atılmanın avantajlari ve dezavantajları nelerdir? Öğrencilik yıllarında girişimciliğe merak saran ve toplum tarafından baskılanan gençler sizce hayallarinin peşinden gitmeli mi?


Toplumu boşverin. Ne konuştuğunu bilmeyen güruhun rüyasını yaşamayın. Biz ettik, siz etmeyin. Kaybedecek hiçbir şeyiniz yok. Güzel toplumumuzun nefret ettiğim tek özelliğidir bu! Biri güzel bir şey yapar. Hemen ısırmaya, yıldırmaya çalışırlar. Bakarlar yapmaya devam ediyor. Deli bu derler, umursamazlar. O deli başarılı olur. Sen bizim her şeyimizsin derler. Anlayacağınız deli deliyi görünce sopasını saklar, yürümeye devam eder. Tarihimizde çok örneği vardır bunun. Barış Manço, Vecihi Hürkuş, Bülent Ersoy ve siyasetçilerin tamamı…

Türkiye girişimci ekosistemi konusuna gelecek olursak neden toplum girişimciğe soğuk bakıyor?


Tarih boyunca acılar ve travmalarla yoğurulmuş, yorgun bir toplumuz. İşimizi yapıp, paramızı almak, çoluğumuzla çocuğumuzla huzurlu, mutlu bir hayat yaşamak istiyoruz. Geleceğimize sürekli şüpheyle bakıyoruz. Bu yüzden garanti işlerin peşindeyiz. Oysa garanticilik de bir ilüzyondan başka bir şey değil. Yine de toplumun girişimciliğe karşı olmadığını düşünüyorum. Hatta elinden geldiğince destek de veriyor. Kendi işini kurmak istediğinizi söylerseniz anneniz babanız önce emin misin, iyi düşünüdün mü der. Sonra yastık altında ne varsa, kefen parası dahil sana verir. Maalesef, sistem kurmayı bilmediğimiz için gazla başlayan işler hep patlıyor. Etrafımıza bakıp, başarısız olanları da görünce risk almak istemiyoruz. Ama bu sadece bize has bir durum değil. Dünya toplumlarının geneli böyledir. Nüfusun çok az bir kısmı kendi işini kurmaya heveslidir.


Girişimciliğe merak duyulmasına karşın insanlar eyleme geçme konusunda neden sıkıntı yaşıyor?


Herkesin girişimci olmasına gerek yok. Kendi kendine harekete geçemiyorsan, sürekli motivasyon arıyorsan girişimci olma. Bir yerlerde maaşlı çalışarak insanlığa, kendine ve ekonomiye katkı sağlamak da çok değerli.
Yurtdışında neden insanlar bize oranla bu konuda daha fazla eylemde bulunmaktadır?
Bu konuda bir sürü şey söylenebilir ama bir şey var ki tüm farkı ortaya koyuyor. Bizim toplum iş yapmak için motive olmayı bekler, gelişmiş toplumlar profesyonel olmaya çalışır. Çalışmak için sürekli motivasyon isteyen insanlar aküsü bozuk arabaya benzer, sürekli ittire ittire nereye kadar kardeşim. En sonunda o arabayı yolun kenarına bırakır evine, işine yürüyerek gidersin.

Oysa profesyonellik işi kuralına göre yapmak demektir. Araban bozulunca o hiç bakmadığın el kitabına bakacaksın. Ne söylüyorsa adım adım yapacaksın. Sonra bir bakmışsın akü bitmemiş, meğer bağlantılar oksitlenmiş. Arabayı yolda bırakıp, işe boşa yürümüşsün 🙂

Start up kurmak isteyen kişilerde ne gibi özellikler bulunmalıdır? Bu özellikleri nasıl geliştirebilirler?

Derdin olacak. Aç olacaksın. Sadece paraya değil! Güvenilir olacaksın. Gözü kara olacaksın. Milletin ne dediğine bakmayacaksın. Sürekli düşüp kalkacağın için dayanıklı olacaksın. Cebinde beş kuruşun yokken bile enseyi karartmayacaksın. Kendi kendine motive olmayı ve etrafındaki insanları motive etmeyi becereksin ve profesyonel olacaksın. Üretmeyi ve satmayı öğreneceksin. Profesyonellik işi kuralına göre yapmak demek. İşi kuralına göre yapmak için öğreneceksin. Öğrenmiş olmak için değil! İrfan sahibi olmak için çalışacaksın.

6-) Start-upların en büyük sorunu doğru ekibi bulamamaktır. Sizce ekip kurarken ne gibi kriterlere dikkat etmeliyiz?


İnsanlarla çalışırken çok hayal kırıklığına uğramış biri olarak kendimce şunları söyleyebilirim. Alaycı ve kötümser tiplerden uzak durun. Zeki, enerjik ve en önemlisi dürüst insanlarla çalışın.

Vizyon ve misyonunuzdan bahseder misiniz?
Teknoloji ve girişimciliğin enstrümanlarını kullanarak yeteneğimizi nasıl değere dönüştürebileceğimizi anlamaya çalışıyorum. Bu yolculukta öğrendiklerimi uygulayarak paylaşıyorum. Öğrenme ve öğretmenlik fırsatı yakalayabileceğim insanları arıyorum.

Öğrenme motivasyonunuz nedir?


Bu sorunun tek bir cevabı yok. Sürekli değişiyor. Temelde hayatta kalmak, faydalı olmak ve eğlenmek içgüdüsü olduğunu söyleyebilirim.

9-) Dünyadaki güncel olayların girişimci ekosistemine zarar vereceğini düşünüyor musunuz?


Bilakis, aksini düşünüyorum.

Röportajı yapan: Arda Şahin.

Sanatın Genç Temsilcileri -1: Şeyma Arslan

Reading Time: 4 minutes

Mozartcultures ailesi olarak, sanatın ve sanatçıların her daim yanındayız. Yeni bir röportaj serisine başlıyoruz. Bu seride ülkemizde bulunan genç yetenekleri sizlere ulaştırma niyetindeyiz. İlk konuğumuz yaptığı çalışmalarla herkesin ilgisini çeken Şeyma Arslan olacak. Gelin hep beraber genç sanatçımızı tanıyalım.

1-) Öncelikle kendinizi tanıtır mısınız?
Ben Şeyma Arslan, 14 Ekim 1998 Ankara doğumluyum. Şu an Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü 3. Sınıf öğrencisiyim. Resim ve heykel dışında çok severek yaptığım bir diğer şey ise Ay çekimleri yapmak. Uzun zamandır muhtemelen bir çok kişi gibi ben de Ay ile aramda büyük bir bağ kurdum. Bu konu üzerine çok konuşabilme ihtimalime karşı bir diğer keyif aldığım şeyden bahsetmek istiyorum. Doğa ile iç içe olmayı ve ormanda yürüyüş yapmayı çok seviyorum. Özellikle de bu yürüyüşlerimde o gün şanslıysam karşıma çıkan kemikleri, ağaç köklerini topluyor ve bunlarla son 2 senedir yapmaya çalıştığım koleksiyonumu daha da zenginleştirmeye çalışıyorum. Pek sosyal bir insan olmadığım için işlerim dışında kalan zamanımı genellikle beni dinlendirecek ve rahatlatcak şeylerle değerlendirmeye çalışıyorum.


2-) Sanata olan merakınız nerden başladı? Sanata adımınınızı nasıl attınız? Yeteneğinizi nasıl keşfettiniz?
Sanat doğduğum andan itibaren babam sayesinde hayatımda olan bir şeydi. Babam, ilkokul yıllarında bir öğretmeninin, resime olan el becerisini fark etmesiyle bu alana yönelmek istemiş. Tabii o zamanın imkanlarıyla bu hayalini gerçekleştirememiş ancak gençlik yıllarında bir heykeltıraşın yanında çalışma gibi bir fırsat bulmuş. Hep küçüklük hatıralarımda babamın polyester döküm yaptığı görüntüler var. En sevdiğim çocukluk fotoğraflarım da babamın boyumdan büyük yaptığı işlerinin yanında çekilmiş fotoğraflardır. Bana gelecek olursak, el becerilerimi ilkokul yıllarından bir resim öğretmenimin ve babamın sayesinde keşfetmiştim.


3-) Sanatçı olarak yaşadığınız bunalımları yaratamamanın verdiği duygudan nasıl sıyrıldınız?
Yaratma süreci kişiden kişiye değişebiliyor. Ben genellikle daha yoğun hissettiğim duygular üzerinden bir şeyler üretebiliyorum. Yaşadığım veya yaşanan kötü olayların etkisinde daha fazla kalabildiğim için hissettiğim o hüznün ve bunalımın bana üretme sürecindeki dönüşü pozitif oluyor. Genellikle işlerimde de ele aldığım konular bu yönde olduğu için pek sorun yaşamıyorum denilebilir. Özellikle yakın bir zamanda bunu tecrübelediğimi söyleyebilirim. 2019 yılının sonlarına doğru yaşadığım bazı kötü olayların üzerimdeki etkisiyle kaçmak ve düşünmemek adına kendimi tamamen çalışmaya vermiştim. Sanırım ben keyfim yerindeyken üretmekte zorlanıyorum. İyi hissettiğim zamanlar sadece o kısa anın tadını çıkarmaya çalışıyorum.


4-) Sanatınızın dikkat çekici materyallerden oluştuğunu görüyoruz. Nerden aklınıza geldi bu materyalleri kullanmak ? Etkilendiginiz bir sanat akımı var mı?
Bu süreçten kısaca bahsetmek istiyorum. Farklı materyaller kullanarak bir iş ortaya çıkarma dürtüsünün ilk olarak çok meraklı ve çabuk sıkılan bir kişiliğe sahip olmamdan kaynaklı olduğunu düşünüyorum. İlk denemelerim farklı materyallerin üzerine resim yapmaya başlamamla oldu. Aslında dikkat etmeden attığımız, muhtemelen o an hiçbir işe yaramayacağını düşündüğümüz malzemeleri biriktirmeye başladım. İlk olarak (bana özellikle çok sorulan) küçük yuvarlak bir zeminin üzerine yaptığım göz resimlerimin malzemesi olan, rezervuar boşaltma mekanizmasının jontasının içinden çıkan sert süngerimsi malzemeye resim yapmaya başladım. Sonrasında bir çok buna benzer ve doğanın bize sunduğu malzemelerin üzerine resimler yaptım. İlerleyen zamanlarda gözümü tamamen doğaya çevirdim. Bu sefer kemikleri, ölü bulduğum böcekleri ve ağaç köklerini biriktirmeye başladım. Elime geçen her şeyi kendimce şekillendirme çabasına girdim. Bir kelebeğin kanadı üzerine resim yapma fikri de böylece çıktı. Sonrasında biriktirdiğim böcekleri reçinelerken şeffaf malzemelere olan ilgimi fark ettim. Bir çok işte kullanabileceğim epoksiyle başlayan serüvenime sonrasında cam ve pleksi gibi şeffaf malzemler de katıldı ama her an bu malzemelerden de sıkılıp yolumu başka yöne çevirebilirim. Kısacası bir plan yapmadan içgüdüsel olarak malzemeleri kullanıyorum. Hala denemek istediğim, merak ettiğim bir çok malzeme ve alet var. Ben malzeme bilgisinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bana göre ne kadar çok malzemeyi tecrübelersek, o kadar farklı fikirler ortaya koyabiliriz; çünkü yapabileceklerimizin gerçekleşebilme ihtimalleri üzerinden fikir üretiriz ve ben yapabileceklerimizin seçenekleri arttıkça yaratıcılığın da paralel bir şekilde artacağını düşünüyorum.


5-) Sanatınızın esin kaynağı kimdir?
Tam olarak esin kaynağı demek doğru olmaz fakat özellikle işlerinden çok etkilendiğim ve üzerinde durduğu konuları kendime yakın bulduğum bir sanatçı var o da Marc Quinn. Kendimi şu yönden Marc Quinn’e yakın hissediyorum: Quinn, hep belirli konular çerçevesinde (doğum, ölüm, doğa gibi) farklı teknikleri ve malzemeleri kullanarak eserler ortaya çıkarıyor. Benim de özellikle üzerinde durduğum belirli konular var: melankoli, doğum/ölüm gibi ve genellikle bu konular üzerinden farklı materyaller tercih ederek bir iş çıkarmaya çalışıyorum.


6-) Sanat ile ilgilenen yeteneği olupta ailedeki meslek algısından ötürü sanatını icra edemeyen kişilere ne söylemek istersiniz? Neler tavsiye edersiniz?
Öncelikle tavsiye verecek konumda olduğumu düşünmüyorum sadece küçük bir öneride bulunabilirim. Her alanın kendi içinde zorlukları olduğunu biliyoruz fakat genellikle insanların sanata yönelmeye çekinmelerinin veya desteklenmemelerinin başlıca nedeni maddi kaygılar ama bu kaygıların her meslek için farklı oranlarda da olsa geçerli olduğunu düşünüyorum. Ama diğer bi sorun var ki o da ilgilendiğimiz alanı yeteri kadar ciddiye almayarak arkasında durmamak. Benim için en büyük problem bu. Ailelerimiz hatta kendimiz sanatın herhangi bir dalını boş zamanlarda yapılacak bir aktivite olarak görüyoruz. İlk olarak ailelerimizin gözünde bu algıyı yıkmak gerekiyor, emek verilen her şeyin bir ‘‘iş’’ olduğunu ilk kendimize sonra da ailelerimize kanıtladığımızda daha kolay yol alınabileceğine inanıyorum.

Röportajı gerçekleştiren: Arda Şahin

Burhan Sönmez: ”Rüya dediğimiz, sorusu bol, cevabı kıt bir hikâyedir.”

Reading Time: 6 minutes 

Burhan Sönmez 1965 yılında Haymana’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Polatlı’da tamamladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra bir süre avukatlık yaptı. Çeşitli gazete ve dergilerde siyaset ve kültür üzerine yazılar yazdı. Uzun yıllar Britanya’da kaldı. TAKSAV’ın (Toplumsal Araştırmalar, Kültür ve Sanat için Vakıf) kurucuları arasında yer aldı.

İlk romanı Kuzey 2009 yılında, ikinci romanı Masumlar 2011 yılında yayımlandı. Masumlar romanı 2011 yılı Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. Aynı yıl İzmir St. Joseph En İyi Roman Ödülü’nü aldı. İstanbul İstanbul 2015 yılında yayımlandı ve tüm dünyada 25 dile çevrildi. Burhan Sönmez’in romanları yirmiden fazla ülkede yayımlanmıştır. Fransa, ABD, Almanya, İtalya, Romanya, İngiltere…

2016 yılında William Blake’in Cennet ile Cehennemin Evliliği isimli şiir kitabını İngilizceden Türkçeye çevirdi. 2017 yılında Vaclav Havel Ödülü’nün sahibi oldu. 2018 yılında İstanbul İstanbul ile Britanya’da EBRD Edebiyat Ödülü’nü aldı.

PEN Türkiye ve English PEN üyesidir. Halen Uluslararası PEN Yönetim Kurulu üyeliğini sürdürmektedir.

 

Kuzey Kitabı Üzerine (2009, İletişim)

 Kuzey bize iyi ile kötünün iç içe olduğu, gerçek ile rüyaların birbirine karıştığı, cevaplardan çok soru işaretlerinin yer aldığı bir dünya sunar. Kuzey aslında varılan bir noktadan ziyade bir yolculuktur. Aslem’in oğlu Rinda’nın yolculuğu…

”Güneş’in renkleri nasıl eşyanın üzerinde şekil alıyorsa, evrenin gerçekliği de kalp aynasında tam biçimini alır. Üç unsur var burada; birincisi kalbimiz, ikincisi dışımızdaki varlık, üçüncüsü de bu varlığın kalpte aldığı görünüştür.”

 

Kuzey kitabınız ile belli bir okur kitlesi mi yaratmak istediniz? Çünkü kitabınız rüyalar gibi, çokça soru ve az cevapla dolu. Geniş ölçüde tasvirleriniz hayal gücünüzün birikimi ile birleşince ortaya oldukça güçlü bir anlatım çıkmış. Her okura hitap eder mi böyle bir anlatım?

Bu hususu düşünmedim. İnsan bir şey yazarken yazdığı şeyin sadece kendisini tatmin etmesini bekler. Yazdığım şey beni mutlu ediyor mu, zihnimin içindeki atmosferi tam yansıtıyor mu, tümüyle buna yoğunlaşırım. Bunu kim anlar yahut kaç kişi anlar o yanı çok düşünmek doğru olmaz. Yoksa metnin iç ihtiyacını kaybederiz.

Peki bu destansı anlatımın okurları daha çok besleyeceğini düşünüyor musunuz?

Okur bence her tür üsluptan ve metinden beslenir. Kaba bir benzetme olacak belki ama sevdiğimiz bir yemek türü vardır ama çok farklı yemekler de severiz, her yemekten ayrı bir tat alırız, hepsinin bize verdiği vitamin farklıdır. Kimi aşçı ya da kimi yazar bir tarzı öne çıkarır diğeri ise bir başka tarzı. O yüzden her bir anlatıyı edebiyat ortamına sunulmuş farklı bir ses olarak görmek gerek.

Kitabınızda gerçek kavramı üzerine epeyce durmuşsunuz hatta bunun üzerine kurulu gerçeği sorgulamaya yönelik bir yaşam biçimi yaratmışsınız gibi. Bu bakış açısıyla baktığımızda sizce evrensel bir gerçeklikten söz edebilir miyiz yoksa kitabınızda da söylediğiniz gibi, ‘varlığın yalnızca kalpteki görüntüsü’ müdür gerçek?

Ben belli sınırlarda ve ölçülerde fikirler ifade edebilirim ama kitaplarımın yanında çok zayıf kalır çünkü zaten kitaplarımın konusu bu.

Kitabınızda şöyle bir cümle vardı: “Ben yeşil ağaç gördüm, yeşil yonca gördüm ancak yeşilin kendisini tek başına hiç görmedim.” Burada öz kavramından bahsedeceğim. Sizce de bir varlığın özü hayatımızda daima başka bir varlığa bürünerek mi karşımıza çıkar yoksa yalın olarak onu görebilmemiz mümkün müdür?

Oradaki hikâyede yalın dediğimiz şeyin kendi başına var olamayacağı, bir şeyin ancak başka bir şeyin aracılığı ile anlaşılabileceği vurgusu var. İnsan salt gerçekliğe salt düşünce ile varamaz. Gerçekliğin algısı da bir parça kendimizin dışına bakarak, yansımaları karşılaştırarak değerlendirilebilecek bir şey olmalı.

Kuzey’de rüyalardan epeyce beslenmişsiniz. Buradaki yansıtmak istediğim düşünce şu: Gördüğümüz rüyalara hükmedebilmemiz pek mümkün değil gibi. Sadece onları biz yaratıyor ve onlara biz son verebiliyoruz. Buradan Tanrı’ya bir geçiş yapmak istiyorum. Tanrı’da evreni yaratma ve ona bir son verme kudreti varsa evrenin işleyişi onun ötesine geçmiş olabilir diyebilir miyiz?

Aristoteles ve İslam geleneğindeki İbn-i Rüşd gibi düşünürler öyle söyler. Onların teorisine göre Tanrı evreni yaratıp her anına hükmetmez. Mesela kaderimizi yazmaz, derler. Tanrı’nın işi, bir başlangıç yapmasıdır. İlk dokunuşu yapmış, madde ve hareket meydana gelmiştir, bu da değişim demektir. Ondan sonrası evrenin kendi yasasıdır. Bu, çok tartışılan bir konu. Tanrı’nın varlığı-yokluğu tümüyle teolojik alanın tartışması, maddi gerçekliğe baktığımızda ise doğanın kendi yasaları, kendi değişimi, kendi devr-i daimî söz konusu. Biz bunları ne kadar anlamaya çalışır, üzerinde düşünürsek yüz milyon sorunun bir kısmını yavaş yavaş çözmeye başlamış oluruz.

Peki son verme durumu söz konusu olduğunda o da doğanın yasası gereği olan bir durum mudur yoksa Tanrı’nın bir müdahalesi söz konusu mudur?

Klasik fizik, evrende son diye bir şey olmadığını söyler. Bizim hayatımız bitebilir, dünya yok olabilir ama bu varlığın sonu anlamına gelmez. Yıldızlar ve evren yine olacak, belki de başka bir varlığa dönüşecek. Sonuçta madde dediğimiz şey var ama neden var onu hâlâ bilmiyoruz.

Korku ve kaygı kavramlarına değinmek istiyorum çünkü kitabınızda bundan söz ediyorsunuz. Korku, kaygıya kıyasla tanımlanması daha kolay bir kavram gibi. Kaygı şüpheden daha çok besleniyor ve daha çok soru barındırıyor, kökleri daha derin. Korkunun ise ömrü daha kısa ve daha somut gibi. Siz ne söylersiniz bu konuda?

Evet. Kitapta zaten böyle söz ediliyor. Bu biraz Kierkegaard’ın kaygı fikrine de dayanır. Korku daha tanımlanabilir günlük bir şeydir. Kaygı ise tanımlanamayan, zihnimizin geri planında var olan bir şey. Kimileri şöyle söyler: “Ölümün bilinmesi, sonunda ölüme varacağımızın bilinmesi, var oluşu tümüyle bir kaygı içine oturtur.”

İstanbul İstanbul ve Kuzey eserlerini gerçeklik ilişkisine göre kıyasladığımızda, İstanbul İstanbul buna daha yakın gibi. Orada karakterler gerçeğin onları sarıp sarmaladığı, içinde bulundukları mekândan sıyrılmak için birbirlerine hikâyeler anlatırlar ve kendilerini bulundukları durumdan uzaklaştırmak isterler. Sizce gerçeği bu denli inanılır kılan şey onun bizden bağımsız olması mıdır?

Evet, bizden bağımsızdır çünkü onu ele geçiremiyor, ona sahip olamıyoruz aksine sürekli ona mağdur oluyoruz. Ele geçirmek için arzu duyduğumuz bir varlık haline geliyor gerçeklik.

Bu durumda biz de yaratabiliyoruz bazen gerçeği ama aynı zamanda bizden bağımsız da olabiliyor…

Ama hangi gerçek diye bir soru var. Platon ile Aristoteles’ten beri daha kimse işin içinden çıkamadı.

Sizce var oluşun anlamını, yaşamın anlam ve sürdürülebilirliğini sağlayan şey güçlü bir inanç olgusu mudur? Tolstoy, İtiraflarım eserinde bunun izini çokça sürmüş ve cevabı deneysel bilimler ve felsefe, metafizik gibi alanlara başvurarak bulmaya çalışmış. Sonrasında Tanrı’nın yaşamın anlamı olduğunu ileri sürmüş. Siz ne söylersiniz?

Aslında Tolstoy sadece yazarak hayatta kalmış biri. Tanrı’ya inanıp yazmayı bıraksaydı Tolstoy yaşayabilir miydi emin değilim. Ben bunun farklı bir cevabı olduğunu düşünüyorum, inanç ama neye inanç? Yazdığınız şeye inanç, ürettiğiniz şeye inanç, sevdiğiniz insanlara inanç… Ben sadeliğin, mütevazı düşüncenin daha önemli, yaratıcı bir dürtü olduğunu düşünüyorum. Sade yaşamak, daha küçük hayaller kurmak, sadece kendimiz için değil çevremizdeki insanlar için de duyarlı olabilmek, hem bireysel hem de toplumsal açıdan daha iyi bir sonuç verir diye düşünüyorum. Onun dışında büyük ülkülere olan inanç; bir dine ya da ideolojiye bağlılık belki toplumsal bir dönüşüm için itici güç olabilir ama iyi bir insan yaratmak için yeterli değildir.

Toplumsal açıdan baktığımızda kısmen de olsa din toplumda düzeni sağlar diye düşündüğünüz noktalar olmuyor mu?

Ama aksi de olabilir, değil mi. Kötülükler yapmaya da sebep olabilir. Öte dünyadaki bir iyiliğe inanmak ve kendini oraya bağlamak şöyle bir tembellik yaratıyor insanın ruhunda: Ben nasılsa iyi taraftayım, cennetin yanındayım, günah işlesem bile affedilir düşüncesi ile bu dünyada başka insanlarla ilgili başka dertlerle ilgili bir tür vurdumduymazlık yaşanıyor. Türkiye’de bugün gördüğümüz siyasal dinsel akımda, kendileri gibi olmayan insanların dertleri için sesini yükseltme duygusuna, refleksine rastlamıyoruz. Bence iyi insan kendisi gibi olmayanları da dert edinen kişidir. Dini daha insanî bir temelde, mesela Ali Şeriati gibi okuyabilselerdi belki dinin dünya ile kurduğu bağ farklı olabilirdi. O imkânı görmezden geldiler. Tolstoy da bu zeminde düşünür. Bu yüzden onu kiliseden atmışlardır. Tolstoy böyle bir dinî zihniyete inanmıyor ve kendince ayrı bir teolojiye gidiyor. O yüzden dinî kurumlarca dışlanıyor.

Biraz da yazarlık konusuna ve yazma hususuna değinmek istiyorum. Yazarlık için temel anahtar süreklilik midir? Birikimin önemi de göz ardı edilemez ama bu süreklilik devamlı çalışma ile mi kazanılır ne dersiniz?

Sanatsal ya da edebi üretim dediğimiz şey bir tesadüf değil. Bu tümüyle birikimin iyi biçimde yontulmuş halidir. İlhama inanırım, sanatçının o yaratıcı ruh haline inanırım ama bunlar bir birikim ve yoğun çalışma ile elde edilebilecek bir şeydir. İlham perisi insana gelmez, ilham perisi ancak gece lambası yanan bir masa, masanın başında çalışan bir yazar görürse oraya gelir. Eğer o lamba yanmıyorsa ilham perisi gelmez.

Evet hocam ilhamın gelmesini beklemek yerine onu kovalamak gerekir, diye bir cümle okumuştum.

Genel olarak gördüğüm bir şey var: Yazma sürecine sanki hep şiirle başlanıyormuş gibi. Hayal gücünü zorlayan bir şey olan şiiri başlangıç olarak seçmek daha zor değil midir?

Bu kültürel bir şey belki de. Başka ülkelerde aynı olguya rastlamayabiliriz, bizdeki kadar yaygın şekilde toplumsallaşmış bir şiir yazımı görülmüyor.

Yazarlıkta yer yer öğretici bir dil kullanmak sizce doğru mudur? Kuzey kitabınızın bir bölümünde bunu hissettim biraz. Anlatıcılığı karakterden alıp bizzat birinci ağızdan kullanmak, gerekli ve doğru bir anlatım mı?

Bu didaktik anlatım dediğimiz şey edebiyatın düşmanıdır. En çok uğraştığımız şeylerden biri bu. Karakterlerimiz konuşurken onu kendi sesimizden uzaklaştırıp karakterin sesine nasıl dönüştürebiliriz? Kalemimiz buna çabalar.

Okur olarak temel aldığınız bir ölçüt var mıdır? Bir kitabı seçerken yahut beğendiğinizde…

Ölçüt, sanırım beni zenginleştirecek yeni bir sese duyulan ihtiyaç. Bu yüzden yalnızca klasikleri veya ölü yazarları okuyanlar gibi değilim. Yeni dönem yazarları da genç öykücü ve romancıları da izlemeye çalışıyorum.

Herkes tarafından okunan, çok bilinen ve benimsenen kitapları okuyamayıp bıraktığım oluyor…

“Mutlak iyi” diye bir şey yok ki. Her okurun kendi zihin diline uygun alanlar vardır. Tolstoy nefret eder Shakespeare’den. Ama bir anket yapsak tarihin bilinen en büyük yazarı muhtemelen Shakespeare çıkar. Tolstoy, neden okunduğunu sorgular onun. Sizin beğendiğiniz ve okuduğunuz eserleri de başkaları okumuyordur.

Çoğu zaman umudumuzu kaybettiğimiz ve kötü günler geçirdiğimiz zamanlar olabiliyor tekrar hayatımıza sarılmak için bize önerebileceğiniz şeyler var mıdır? Çalışmak, üretmek, tutunmak gibi…

Eski bir özdeyiş var: Her sabah doğan güneş, aynı güneş değildir. Her gün, yeni bir umut, yeni bir hayattır insanlar için. Füruğ, “Soğuk mevsimin başlangıcına inanalım” der. Çok severim bu dizesini. Bu dizeye inanırken, onun gölgesindeki diğer ifadeyi de bilir, sezeriz: “Güzel mevsimin başlangıcına da inanalım.”

 

 

Demet Taştemir

 

Kaynakça

http://www.burhansonmez.com/tr/

INTERPOL’DEN PAUL BANKS İLE BİR SOHBET

Reading Time: 3 minutesKaynak: The Talks

Çeviren: Esin Nisan YILDIRIM

 

Şarkı sözü yazarlığınız için size ilham veren yazarlar kimlerdir?

Vlidamir Nabokov’un eserlerini hep takip ettim. O, benim için her zaman dilin güzelliğinin ve zarafetinin, Henry Miller ise dürüstlüğün sembolü oldu. Thomas Mann ise görünmeyen, yüzeyin altındaki ve tam olarak anlaşılmamış insan davranışlarını anlamaya çalışırdı. Ben de ince ve kolay anlaşılmayan davranışlar hakkında konuşma fikrini severim. Ve tabii ki Charles Bukowski’yi de seviyorum! Bukowski, muhtemelen yazı stilime en yakın insan. Bu saydığım yazarların hepsinin kullandığım yazma biçimine katkıları oldu. Ama Henry Miller favorimdir.

Interpol için yazdığınız şarkı sözleri bana Bukowski’den çok Henry Miller’in yazdıklarını hatırlatıyor.

Miller’ın, Big Sur ve Hieronymus Bosch’un Portakalları romanını hep çok sevmişimdir. Aynı zamanda Marousi’nin Devi ve Seksus üçlemesini de çok severim. Üçlemenin içindeki kitaplar olan; Seksus, Pleksus, Neksus ile ilgili bir dövmem bile var. Hepsini çok seviyorum! Kitaplarında çok iyi yazılmış bölümler var. Bu bölümlerin hemen ardından gelen birkaç sayfalık bölümlerse bir yazı stili bundan daha iyi olamaz dedirtecek kadar var! Bu her zaman ilham verici olmuştur. Ardından daha uzun ve genişletilmiş pasajlar geliyor. Bu pasajlar insana farklı bir boyuta geçme hissi yaşatıyor. Miller’ın üslubundaki bu akışkanlık, onun ruhundan beslenen bir yalınlıktan geliyor. Fazlasıyla mükemmel. Yazılarını nasıl düzenlediğini hayal bile edemiyorum.

Bir yazar olarak bilinç akışı gibi bir durumla karşı karşıya geliyor musunuz?

Evet! Sanırım ben her zaman soyut fikirlere güvenip onları kucakladım. Bir bakıma ifade etmek istediğim bir duyguyu sözcüklerle ifade etmek yerine, bazen sözcükler kendiliğinden zihnimde beliriyor ve bir devinim oluşturuyor. Onların akışı ve çağrıştırdıkları kavramlar hoşuma gidiyor. Ve nereden gelip zihnime yerleştiklerini bilmiyorum. Yanlış hatırlamıyorsam, Sürrealistler otomatik yazma kavramından bahsetmişlerdi. Sanırım, ben de yazarken böyle hissediyorum. Cümleleri kurma biçimim zihnimin derinliklerinden geliyor. Bilinçaltımda bir yerlerde oluşuyorlar ama bir şekilde bana çok samimi ve doğru olduklarını hissettiriyorlar. Bugüne kadar hiç içi boş bir dil kullanmadım. Ama aynı zamanda insanlar yazdıklarımı anladı mı anlamadı mı gibi bir sorgulamaya da hiç girmedim.

İnsanlar şarkılarınızın ardındaki anlamı sorduklarında, bu sorular sizi rahatsız ediyor mu?

Yazdığım sözler, benim için şiir gibi. Yani benim yoğunlaştırılmış ve özetlenmiş versiyonum gibiler. Eğer bir şeyi daha az sözle söylemenin yolunu bulmuşsam bunları neden uzun cümlelerle benden açıklamamı bekliyorlar ki?  Bu açıklamaları yapmanın benim görevim olduğuna inanmıyorum. Eğer uzun paragraflarla anlatmak bana göre olsaydı uzun uzun yazardım. Ama kısa şarkı sözleri yazıyorum!

Ve sanat kısa ve net cevapların verildiği bir form olmak zorunda değil.

Doğru. Mesela David Lynch’in filmlerini seviyorum. Kafamın karışması benim için problem yaratmıyor. Hayatın kendisi çoğu zaman fazlasıyla gizemli ve gördüğüm ya da hissettiğim şeyleri her zaman anlayamayabiliyorum. Kendi belirsizliğimi ve kafa karışıklığımı anlatan bir dil kullandığımda kendimi rahat hissediyorum.

Bu yazım tarzının daha dürüst olduğuna mı inanıyorsunuz?

Bana göre dürüst. Örneğin, Interpol’de insanlığın durumu hakkında söz söylemeyi deniyordum ama kendi hayatımda bu durumu istediğim şekilde keşfedecek, yapmak istediğim şekilde ifade edecek bir anekdot yoktu. Sanırım tipik olarak, sözcükleri asıl anlamlarıyla kullanma fikrini reddettim.

Pusha T, şarkı sözü yazarken söylenebilecek en iyi şeyi, en zor şekilde ifade etmekten bahsetmişti.

Hip hop benim için her zaman büyüleyici olmuştur. Çünkü hip hop şarkı sözü yazarlığı üzerinde gelişen bir tarz. Anlatım yöntemi olarak harmoniye değil, şarkı sözlerine güvenir. Yani, kelimelerle haşır neşir olan bir insan olarak söylemek gerekirse ana dilimize sürekli yeni sözcükler ekleyen bir müzik türü. Pusha T, bu konuda kalemi güçlü bir şarkı sözü yazarıdır ama ikimizin de yazıya farklı yaklaşımları var. Aklıma gelen birçok yazarın gerçekliğin fazlasıyla içinde olduğunu ve bu yüzden onlarla kolayca bağ kurulduğunu düşünüyorum. Ama Interpol’ün yeni albümü Marauder için, daha geniş bir fikir havuzundan beslendiğim yeni bir dönemdeyim. Hayat deneyimlerimi özetleyerek, bunları cümle yapısı içine yerleştirerek bireysel bir perspektiften anlatabilirim.

Bunu nasıl yapıyorsunuz?

Yirmili yaşlarında bir ayrılık yaşadıktan hemen sonra bu ayrılık hakkında yazmak zorunda hisseden türden bir yazar değildim. Böyle bir durumda daha çok ‘’yalnızlık’’ teması üzerinde yazmayı tercih ederdim. Ama ardından zaman geçiyor, yaş almaya başlıyor, daha çok ayrılık yaşıyor ve bir noktada kendinizden yoruluyorsunuz. Hayatınızın kendine özgü mevsimleri olduğunu fark ediyor ve geriye dönüp onlara bakabiliyorsunuz. Geçmişte, diğer insanların hayatını keşfetmek için çok daha fazla motivasyona sahiptim. Bu deneyimler hakkında düşünmek için yeterince vaktim oldu. Bu deneyimlerin geçmişi yeterince anımsatan ve çağrışımsal bir tarafı olduğunu hissediyorum.

Daha önce bestelediğiniz şarkıları bugün sahneye çıkıp çalmak nasıl bir duygu? O şarkılara yönelik bakış açınız herhangi bir değişime uğradı mı?

İçimdeki çocukla ve gençliğimle çok bağlantılı olduğumu düşünüyorum. Anlatabiliyor muyum? İlk albümün şarkı sözlerini yazdığım zamanki insan değilim artık ama ne zaman istersem ona ulaşabilirim. Bir şarkıyı grupla sahnede çalmanın çok canlandırıcı bir etkisi var. Demek istediğiniz, bu parçaları çalmaktan yorulmam ya da çalmaya zorunlu hissetmem gibi bir durumsa hayır bunu anlayamam. Bunu gerçekten anlayamam. Eski albümlerimiz bana çok canlı geliyor. Bu yüzden onları tekrar çalmanın sorumluluğunu hissediyorum. Her şarkıya eşit muamele yapıyorum.

Müziğe başladığınız zamandan bugüne kadar bir sanat formu olarak albüm konsepti değişti mi?

Müziğin değil de albüm formunun sıkıntı çektiğini düşünüyorum. Birçok gruba göre albümler muhtemelen belli bir formatta kalacak çünkü sadece tek bir şarkı yazmıyorlar. Ama belki şimdi Spotify’la beraber, albüm biraz daha geri plana atılacak. Rap müzik yapan Migos’un bir albümü yirmi dört şarkı içerirken, Kanye West’in yedi şarkı içerebiliyor. Bu gerçekten çok ilginç, o yüzden kim bilebilir ki? Hip hop başka müzik tarzlarına yetişmeye başlayan bir tarz. Özellikle eğer başarılı yapımcılar ve sanatçılar bir arada çalışırlarsa muazzam sonuçlar elde edebilirler. Kesinlikle çok canlı ve taze bir olay bu.

 

İstanbul Opera ve Balesi’nin Baş Baleti Erhan Güzel : Biz diyemeyiz ki biz baleyi tek başımıza yapıyoruz. Biz bir ekibiz. Bu ekip ne kadar büyük, ne kadar geniş, ne kadar güçlüyse sahneye çıkan sahne sanatları da o kadar güçlü oluyor.

Reading Time: 7 minutes 

erhan güzel balet ile ilgili görsel sonucu

 

Türkiye’de balenin temelleri sağlam bir şekilde atılarak başlamıştır. İngiliz Kraliyet Balesi’ni kuran ve dünya bale tarihinin en önemli isimlerinden Dame Ninette de Valois önderliğinde Türk Balesi 1946 yılında kurulmuştur. Ülkemizde ilk resmi akademik özelliğe sahip olan bale okulu Yeşilköy İstanbul’da açılmıştır. Daha sonra bale okulu Ankara’ya taşınmış ve Devlet Konservatuvarı’na bağlanmıştır. O zamandan günümüze kadar pek çok yetenekli ve başarılı bale sanatçısı ülkemizde yetişmiş ve gerek yarışmalar gerekse ödüller ile dünya çapında başarılar elde edilmiştir. İstanbul’da balenin kalbinin attığı önemli yerlerden biri olan Süreyya Operası’nda, İstanbul Opera ve Balesi’nin Baş Baleti Erhan Güzel ile bir röportaj gerçekleştirdik. Erhan Güzel, Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı’ndan mezun olmuştur, Türksoy Özel Ödülü’nü almıştır ve dünya çapında çok az bale sanatçısının yapabildiği havada üç kez dönme hareketini yapabilen ender bale sanatçılarından biri olmuştur. Yetenekli ve başarılı bale sanatçısı Erhan Güzel’in yoğun temposuna rağmen baleyi daha geniş kitlelere ulaştırmak ve tanıtmak için anlatmaktan hiçbir zaman vazgeçmediğine yaptığımız röportaj ile de tanık olmuş olduk. Bale hakkında uzun ve zevkli bir söyleyişi gerçekleştirdik ve bölümlere ayırdığımız bu söyleşinin birinci bölümünü sizlere takdim ediyoruz. Dilerseniz youtube üzerinden de izleyebilirsiniz.

https://youtu.be/v08QGE7wFZc

 

Merhaba, kendinizi takdim eder misiniz öncelikle.

Merhabalar, ben Erhan Güzel. İstanbul Devlet Opera Ve Balesi Müdürlüğü’nün bale baş dansçılarından biriyim. Devlet Konservatuvarı’na 1994’te başladım. Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı’nda başladığım eğitimimi 2004’te bitirdim. Mezun olmadan bir sene önce Ankara  Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’nde hem staj yaptım okurken hem de bir sene çalışma imkanı buldum. Benim mezun olduğum sene devlet kadro sınavları açıyordu o sırada hem Ankara operasının hem de İstanbul operasının sınavlarına girdim, ikisini de kazandım ama İstanbul’a geldim. Geldiğimden beri de bütün eserlerde, sakat olmadığım sürece hepsinde aktif olarak baş dansçı olarak devam ediyorum.

 

Sizce, İstanbul’da bulunmak bale açısından daha mı avantajlı yoksa Ankara’da mı?

Ankara her şeyde olduğu gibi başkent, ilk balenin kuruluşu da Ankara’da aslında İstanbul’da Yeşilköy’de başlamış ama ilk  konservatuvarın kurulumu Ankara’da oluyor, Cebeci Konservatuvarı ile. Dame Ninette de Valois İngiliz balesini kuran ve aynı zamanda  gelip Türkiye’de de baleyi kuran kişi. O yüzden bizim temelleri sağlama dayanan bir balemiz var. Ankara’da bu temeller her zaman daha sağlam duruyor ve Ankara’daki konservatuarın kesinlikle imkanları daha geniş. Burada Mimar Sinan ve İstanbul Üniversitesi’nin iki tane konservatuvarı var, benim okuduğum okula nazaran çeyreği diyebileceğim küçüklükte, salonları baleye o kadar elverişli değil ama yine de bale eğitimi veren üç beş okuldan ikisinin İstanbul’da olması, Ankara’da bir tane olması ve en son duyduğum kadarıyla Mersin Konservatuvarı’nda da açıldı, bale bölümü var. İlk olarak açılan Ankara olduğu için orada bale eğitimi daha köklü ve klasik bir şekilde ilerler ama İstanbul’da aynı zamanda dünyaya açılan bir kapı.

Baleye 6 yaşındayken başlamışsınız, bale ile tanışma serüveniniz nasıl oldu?

Benim babam Ankara Devlet Tiyatroları’nda dekorcuydu, sonradan Mersin Devlet Opera ve Bale Müdürlüğü’ne geçti. Mersin’e geçtiği zamanda Mersin çocuk balesine başladım 6 yaşındayken. Ama daha öncesinde benim babaannemin aile dostu Cüneyt Gökçer vardı. Devlet tiyatrolarının kurucusu sayılır, genel müdürlüğünü yapmıştır senelerce ve benim çok beğendiğim bir devlet sanatçısıdır kendisi. O da bana bakıp bu çocuk konservatuvara girsin, balet olsun dediğinde zaten konservatuvarda da müdürdü bir yandan. Benim birazcık sanatın içinde var olan bir durumdan kaynaklandı gibi gözüküyor, yani ben hatırlıyorum babam beni götürdüğü ilk bale dersini hatırlıyorum çok sevmiştim, bayılmıştım. Bizim dönemimizde de o zamanlar ilkokul bittikten sonra lise sınavına giriyordun, o sınavı kazanırsan iyisin olarak bakıyorlardı. Anadolu lisesi sınavlarına bile girmeyeceğim direkt konservatuvarı kazanacağım dedim çünkü bale yapmak istiyordum. İyi ki de öyle olmuş, başarabilmişim ve şuan olduğum yerden de bulunduğum konumdan da yaptığım meslekten de çok mutluyum, gurur duyuyorum, çok teşekkür ederim öncelikle hem davetiniz için hem bunu yayınladığınız için buna vesile olduğunuz için. Ben elimden geldiği kadar baleyi anlatmaya çalışıyorum, dünyanın en zor mesleklerinden biri, madencilikten sonraki en zor meslek sayılıyor.

Hem fiziksel hem psikolojik boyutu var, aynı zamanda da yetenek giriyor işin içine.

Psikolojisi çok zor, yeteneği de çok zor yani 10 yaşında başladığın konservatuvar maratonunda 10 sene okuyacağın bir okul. Ortaokuldan ve liseden sonra elemeleri var. Üniversite bittikten sonra mezun oluyorsun kabul ediyorum ama hangi operaya başlayacaksın bu elemeleri geçebilecek misin, bu elemeleri geçtikten sonra iyi bir yerde mi olacaksın kötü bir yerde mi olacaksın, konservatuvara ben girdiğimde 8 kişi girmiştik orta bir olarak, mezun olurken 2 kişi mezun olduk. Yani ben büyük sınıflarda gördüm 20 kişilik bir sınıfta gördüm oradan da mezun olan 3-4 kişi. Yani büyük bir eleme var. Ya psikolojisine yenik düşülüyor ya fizik olarak büyüdükçe artık yapamamaya başlıyor. Sakatlıklar oluyor. Bunların hepsi düzgün ilerlemeli ki bale yapabilesin. Baleye elverişlilik çok zor. Şuan 34 yaşındayım bir şey yanlış gittiğinde yine yapamıyorum. Şuan en iyi halimde olabilirim ama yanlış olan herhangi bir durumda bale yapamıyorsun. Aynı zamanda çok nankör bir meslek. 3-4 hafta yapmadığında seni 3-4 sene geri atıyor. Hemen yakalamak için insanüstü bir çaba sarf etmek gerekiyor. Örneğin benim buradan sonra da gidip tatil yapmam gereken günde, Pazar gününde ağırlık çalışmam gerekiyor. Çünkü yarın prova var ve zaten 2-3 haftadır ben de kendi rahatsızlığımdan dolayı ara vermiştim, hemen yetişmem lazım ve imkanı yok ara verecek bir lükse sahip değilim. Ancak toparlayabilirim yoksa partnerime de yazık, bana da yazık, çalıştırana da yazık zaten temsil tarihi yaklaştıkça insan stres yapıyor ve bu stres başa çıkamadığım bir durum, rüyalarım çok kötü oluyor, dönmeye başlıyorum ve dönemiyorum veya hareketi unuttuğumu görüyorum ve kan ter içerisinde uyanıyorum. Temsil arifesinde yaşadığım bir durum oluyor bu.

Dünyada maksimum 3 kez yapılabilen havada dönme hareketini de yapan nadir baletlerden birisiniz.

Evet, sağ olun çok dikkat etmişsiniz.

Bu kadar çok çalışmanın sonucunda elde edilen bir başarı. 

Evet, ben çok dikkat ediyorum böyle şeylere. Türkiye için değil dünya için bale yapmaya çalışıyorum yani zaten Türkiye’de bale gerçekten çok ileride, bizim dansçılarımız tanınmamış olsa da gerçekten dünya balesine uygun dans ediyoruz, yapmaya çalışıyoruz.

Tanınmamasının nedeni biraz da örneğin AKM‘nin hala kapalı olması gibi, eserlerin çok sahnelenememesi yüzünden olabilir mi?

6 tane operamız var, sen İstanbul olarak baz alıyorsun ama Türkiye’ye daha geniş bir yerden bakmak lazım, bunun tanınmaması Türk mahallesine salyangoz satmak gibi birazcık. Hepimizin elinde olan bir şey, bütün seyircilerimiz, biz elimizden geldiği kadar bunu güzel bir dille anlatacağız ki insanlar da sanatı sanatçıyı balerin ne kadar zor olunduğunu ne kadar muazzam bir meslek olduğunu zarafetin beden bulmuş halinin nasıl bir şey olduğunu anlatmak zorundayız. Bunu sadece AKM ile yapamayabilirdik, kapalı olması tabi ki de çok büyük bir sıkıntı şuan hatta bulunduğumuz yer Süreyya Operası, ben burayı çok seviyorum burası da benim mabetlerimden biri ama AKM buranın 20 katı büyüklüğünde ve daha olumlu hareketler yapabilmeye elverişli olan bir yer. İnşallah açılacak diye biliyoruz, biz de bekliyoruz. Bunun tek nedeni AKM değil ama bunu söylemeye çalışıyorum.

Genellikle Süreyya Operası’nda kapalı gişe oynanıyor ve çok fazla bilet bulamıyoruz, Zorlu’da olduğunda biletler piyasaya dökülüyor ve pahalıya satılıyor, o yüzden sergilenen alanlar biraz daha  çoğaltıldığında daha kolay ilerleyebilir aslında.

Keşke çoğaltılsa kabul ediyorum ama bilet fiyatları için şunu söylemek istiyorum, aslında sinema kadarız.

Devlette evet.

Zorluda’ da özel bir yere gidiliyor, oranın kendi biçtiği bir fiyat var, o da sinemadan bir tık daha fazladır. Ben verilen paranın fazla olduğunu düşünmüyorum canlı performans sahnede ve hak ettiğini düşünüyorum. Onun dışında dediğin gibi kapalı gişe oynuyoruz, ki bunu yapmak çok zevkli, sağ olsunlar ben seyircilerimizi çok seviyorum bizi eksik bırakmıyorlar, her zaman varlar ama daha geniş kitlelere hitap edebilmek için birazcık seyirci kapasitesinin çoğalması lazım bu sahneler açıldıkça biz de daha fazla bale yapma imkanı bulacağız ama burada şöyle bir sıkıntı olabiliyor; şuan sadece Türkiye’de değil dünyada bir bale sanatçısı azalması durumu söz konusu, aktif dans eden arkadaşlarımızla beraber 20 tane temsil üst üste yaptığımızda arkadaşlarımızda sakatlıklar artıyor ve bu sakatlıklar gerçekten bazen temsil yapamayacak kadar bizi zorluğa sokuyor. Baş dansçı bulmak birazcık daha kolay, Ankara’dan bir baş dansçıyı arayalım gelsin burada Kuğu Gölü’nü dans etsin ama şu var grup çok önemli. Hem konuyu taşıyan, anlatan, başrolün başrol olduğunu belli eden, eseri destekleyen ve götüren iş aslında grubun yaptığı iştir. Diyemiyorsun ki Ankara’dan hemen bana 30 tane bale sanatçısı gönderin de biz temsil yapalım diye, öyle bir durum söz konusu değil.

Hep birlikte bir ahenk oluşturmak için de zaman gerekiyordur.

Aynen öyle orda da aynı zamanda temsiller sürüyor, onlar da bırakıp gelemiyorlar. O yüzden dediğim gibi sahnenin fazla olması ve bizim temsil yapıyor olmamız çok değerli olduğu kadar, bale sanatçılarının da var olması lazım. Biz şuan biraz eksiğiz. Eksikliğin sebebi konservatuvara giren öğrenci sayısından mezun olabilme sayısına kadar alakalı. Artık bazen öyle bir duruma geliyor ki insan ehvenişer, kötünün iyisi durumunu, bile tercih etmek zorunda kalıyorsun ama balede ne yazık ki böyle bir durum yok hepsinin en iyisi olmak zorunda, en iyiler yan yana gelebilecek, en iyi kompozisyon oluşabilecek ki, klasik baleyi yapabiliyor olacaksın. Klasik baleyi biz yaratmadık 1990’larda veya 2000’lerde. Klasik bale 1600’de saraylarda başlamış ve şu anki halini almış durumda. O yüzden şu an yapılması gereken belli başlı prosedürler var. Bunları ya uyguluyorsun ya da yapamıyorsun. Bunları yapabilmek gerçekten zor olduğu için ve tek başına da yapmadığın bir şey olduğu için yani başrolü, son rolü, çalıştırıcısı, baş koreografı, direktörü, sanat yönetmeni, dekorcusu. Buradaki sergide de var birazdan gezeriz, bir bale temsili nasıl oluşuyor diye düşündüğünüz zaman gerçekten çok geniş bir yelpazeye yayılıyor. Bunlar yapılırken bir tanesi eksik olduğu zaman işler zor yürüyor. Örnek veriyorum terzihanede bir tane çalışanımız eğer o hafta raporluysa, kostümler dikilmekte bile geç kalıyor ve bu bize kadar yansıyor. Biz diyemeyiz ki biz baleyi tek başımıza yapıyoruz. Biz bir ekibiz. Bu ekip ne kadar büyük ne kadar geniş ne kadar güçlüyse sahneye çıkan sahne sanatları da o kadar güçlü oluyor. Dünyada da bale sanatı biraz küçülmeye gitti yani sanatçılar çok zor yetişiyor çünkü bale tekniği çok gelişti. Bundan 100 sene önce yapılan bale ile şimdi yapılan bale arasında dağlar kadar fark var. Bale yapmak bir de çok sık elekten geçirilen bir şey olduğu için 100 kişi başvursan 10 kişi elekten geçiyor. 10 kişi de yeterli olmuyor. Kuğu gölünde arkada kızların durması gereken 64 kişilik bir kordoyken, diyorsun ki yarıya indirelim, ondan sonra bir kere daha yarıya indiriyorsun ve bir bakıyorsun 16 kişi olmuş. Normalde 6 tane çizgi olması gerekirken sadece 2 tane çizgi oluyor. 6 çizginin verdiği büyük gösteriş ve aradan kuğunun ve prensin gelmesine kıyasla 2 tane çizginin arasından gelmesi gibi farklı farklı durumlar söz konusu oluyor. Modern değil daha neo-klasik eserleri tercih ediyorsunuz, daha az insanlar daha gösterişli yapabileceğiniz işleri tercih ediyorsunuz ama İstanbul Balesi olarak biz çok şanslıyız ki kalabalık biz ekibiz, güzel büyük eserleri yapabiliyoruz. En son Don Kişot oynadık, benim Don Kişot’ta da bir şanssızlığım oldu parmağımda tendonum koptu, oynayamadığım diye çok üzüldüm çünkü 3. Kez oynayışım olacaktı. Bir 20 yaşında oynadım bir 25 yaşında oynadım bir de şimdi oynayacaktım. Yani insan oynamalara doyamıyor. Zaten bu meslek kısa sürdüğü için 40-45 yaşlarında aktif bale yaşantını bitirmek zorunda kalıyorsun. Yerçekimi vücut kondisyon bir şekilde artık seni bale yapamaz şekle sokuyor ve daha sonra başka şeylere yöneliyorsun yani bulunduğun kurumda çalıştırıcı olabilirsin yönetici olabilirsin koreograf olabilirsin ama tekrardan dansçı olma şansın kalmıyor, vücudun buna izin vermiyor. O yüzden elimden geldiği kadar yani bu mesleği bitireceğim yaşa ulaşıncaya kadar ne kadar çok dans edersem, o kadar kardır diye düşündüğümden dolayı her şeyi yapmaya çalışıyorum. Bazen ufak tefek bazen de uzun süren sakatlıklar oluyor bu süreçte, elimdeki uzun süren bir sakatlıktı, hatta önümüzde bodrum bale festivali var önümüzde, ben de oynayacağım 11 ağustosta bekleriz.

 

16. bodrum bale festivali 2018 ile ilgili görsel sonucu

 

 

Süreyya Operası bale sergisinden kareler 

 

süreyya operası bale sergisi ile ilgili görsel sonucu

Fotoğraflar Kadıköy Gazetesi’ne aittir.

 

 

 

 

 

Gülsin Onay : Müzik insanı olağanüstü zengin bir müzik alemine taşıyor, bu yolda harcanacak her çabaya değecek

Reading Time: 4 minutes 

Zarafetin ve yeteneğin vücut bulduğu Türk müzisyen Gülsin Onay, 12 Eylül 1954’te İstanbul’da doğmuştur. Dinleyiciyi büyüleyen piyanistin ünü dünya çapında yayılmıştır ve  aynı zamanda da dünyanın dört bir yanında konserler vermiştir. Alman bir baba ile Türk bir annenin çocuğu olan Gülsin Onay, annesi Gülen Erim gibi çok yetenekli bir piyanist olmuştur ve müziğe gönül vermiştir. Babası Joachim Resuch da müzikle ilgilidir. Müzisyen bir aileden gelmenin şansı ile Gülsin Onay ilk piyano eğitimini annesinden almıştır. İlk konserini henüz 6 yaşındayken TRT İstanbul Radyosu’nda vermiştir. 12 yaşına geldiğinde Ulvi Cemal Erkin vasıtası ile Paris Konservatuvarı’na gönderilmiştir. Böylece ailesi ile Paris’e yerleşen Gülsin Onay, 16 yaşına geldiğinde konservatuvarı birincilik ile bitirmiştir. Fransa’da, Almanya’da ve İngiltere’de yaşamıştır. Gülsin Onay bugüne kadar önemli müzik merkezlerinde, İngiliz Kraliyet Flarmoni, Orkestrası  Philharmonia Orkestrası, Japon Filarmoni Orkestrası, Viyana Filarmoni Orkestrası gibi, dinleyiciler ile buluşmuştur. Aynı zamanda da önemli müzik festivallerinde konserler vermiştir. Gülsin Onay’ın Chopin yorumları Polonya Üstün Hizmet Nişanı’na layık görülmüştür. 1988 yılında Boğaziçi Üniversitesi ve 2007 yılında Hacettepe Üniversitesi tarafından Fahri Doktora ile onurlandırılmıştır. Müzisyenliğinin yanı sıra 2003 yılında UNİCEF Milli Komitesi tarafından iyi niyet elçisi seçilmiştir. Başarılı müzisyen Gülsin Onay’ın 20’yi aşkın albüm kaydı mevcuttur ve konserlerine devam etmektedir. Bizler de Gülsin Onay ile yoğun konser temposuna rağmen kısa bir röportaj gerçekleştirme imkanı bulduk ve Mozartculture ailesine ayırdığı vakit için hem de müziğin ruhunu bizlere aktardığı için teşekkürlerimizi sunuyoruz… Okuyucularımıza eşlik etmesi için de Gülsin Onay’ın yorumladığı Chopin Nocturne Op. 9 No. 2’yi bırakıyoruz…

 

 

– Hayatında enstrümanı ile bir yere gelmek isteyen genç müzisyenlere tavsiyeleriniz neler?

 

Öncelikle bu mesleği seçtikleri için kendilerini tebrik etsinler. Dünyanın daha güzel bir yer olması için yapılabilecek en güzel işlerden biridir müzisyenlik. Çünkü müzik insanın içindeki iyiliği arttırır..

Şunu bilsin genç müzisyenler; yolun sonu çok güzel. Müzik insanı olağanüstü zengin bir müzik alemine taşıyor. Bu yolda harcanacak her çabaya değecek… Etrafınızda bu konuda size destek verebilecek insanları toplayın. Köstek olanları hayatınızdan çıkartın. Muhakkak dünyayı takip edin. Farklı hocalarla çalışmanın yollarını araştırın. Size en uygun olanı bulun. Zihninizi size zarar veren olumsuz düşüncelerden arındırın. Hayat dünyanın her yerinde zor. Siz olağanüstü bir yeteneğin sahibisiniz. Bunu ziyan etmeyin. Ve şunu bilin; o muhteşem müzik aleminine ulaşabilmek için çalışmaktan başka, kestirme bir yol yok. Sabırla ve azimle çalışmak gerekiyor.

 

– Büyüdüğünüz yerde insanların müziğe karşı bakış açısı ve ilgisi sizi nasıl etkiledi?

Ailem müzikle uğraştığı için, kesinlikle olumlu yönde etkiledi. Çok küçük yaşta yeteneğim fark edildi. Yeteneğimi geliştirmem için her türlü olanak ve destek sağlandı. İmkanları yaratmak için ailem her zaman yanımdaydı. Bu çok çok önemliydi.

Annem piyanist, babam da kemancıydı. Bebekken ninni yerine Beethoven sonatlar, Mozart sonatlar dinleyerek büyümüşüm. Onca eseri küçücük yaşta dinlemiş ve canlı dinlemiş olmak çok farklı bir kazanım. Piyano eğitimime erken yaşlarda annem ile başladım. 1959 yılında Üstün Yetenekli Çocuklar Yasası kapsamında bir sınav açılacağını radyoda duyan dayım anneme haber vermiş. O zaman 5 yaşındayım. Müzisyen ailem zaten müziğe yeteneğimin farkında.  

Annemden sonraki ilk hocam altı yaşındayken çalışmaya başladığım Maria Teresa Rodriguez oldu. Solfej ve piyano öğretmenimdi. Daha sonra Türkiye’nin en tanınmış piyano öğretmenlerinden, besteci Ekrem Zeki Ün’ün eşi Verda Ün ile çalıştım. 6660 sayılı “Harika Çocuklar Yasası” sınavına girdim. Jüride Ulvi Cemal Erkin, Ahmed Adnan Saygun ve Necil Kazım Akses vardı. 40 dakikalık bir resital çaldım. 12 yaşındaydım. Sınavı kazandım. Ankara’da Mithat Fenmen ve Ahmet Saygun ile kontrpuan, armoni, müzik kültürü ve orkestrasyon çalıştım. Oradan da Paris’e giderek Paris Konservatuarı’nda Pierre Sancan, Nadia Boulanger ve Monique Haas gibi önemli hocalarla çalışma imkanı buldum.  Ne mutlu bana ki okulu 16 yaşındayken Piyano ve Oda Müziği dallarında birincilikle bitirdim.

 

– Ahmet Adnan Saygun ile çalıştınız, bu isim size ne ifade ediyor? 

Kişilik olarak bakıldığında Saygun gerçekten bitmez tükenmez bir hazine. O kadar derinliği ve her konuda o kadar engin bir bilgisi vardı ki, hiçbir zaman sadece yüzeysel bilgi edinmekle yetinmediğini görürdünüz. Öyle ki bir konuyu yüzde yüz bilmeden “ben bunu biliyorum” demezdi. Bunu ben inanılmaz bir özellik olarak görüyorum.

Saygun, onun o engin hazinesinden yararlanmak ve bunu samimiyetle yapmak isteyen, yetenekli bir insan gördüğünde, ona bütün bilgilerini aktarmak için adeta can atardı. Bunun için günlerini dahi verirdi. Ben de hakikaten, o tevazudan dolayı dersimi aldım ve o atmosferi pek çok defa yaşadım.

Benim Saygun ile yaptığımız çalışmalardan öğrendiğim en önemli şey:  çalışma disipliniydi.

Saygun’u yitirmek benim için çok büyük bir kayıp oldu. Ancak eserleriyle bu güzel ilişkiyi sürdürüyorum ve inşallah onun ruhunu şad ediyorum.

 

-Fransa, Almanya, İngiltere ve Türkiye’de bulundunuz ve yaşadınız, bu yerlerde bulunmak müziğe bakış açınızı değiştirdi mi ve size nasıl bir bakış açısı kattı?

Dünyayı görmek, farklı gelenekleri kültürleri gözlemlemek insanı zenginleştiriyor elbette.. Bu kitaplardan okuyarak elde edebileceğiniz bir tecrübe değil, bence. Gittiğim her şehirde, mümkün olduğunca toplu taşıma kullanmaya özen gösteririm. Böylece insanları ve oradaki hayatı gözlemleyebiliyorum. Ve sonra konserde o insanlarla daha gerçek bir iletişim kurabildiğimi hissediyorum..

 

-Paris’te yaşadığınız yıllarda amatör olarak tiyatro ile ilgilendiniz, tiyatronun sizin için önemi nedir?

Tiyatro çok sevdiğim bir uğraştı gerçekten.. Başka kimliklere, duygu durumlarına, hallere bürünmek müthiş etkileyici bir çalışma.. Bu kadim sanat dalına amatörce de olsa bulaşmış olmak beni çok mutlu ediyor.. Oyunculuk hayalini kurduğum bir işti gençken.. Ama iyi ki piyanist olmaya karar vermişim.. Dost meclislerinde yaptığım taklitlerle yetinebiliyorum…

 

-Hiç sizi gerçekten zorlayan ve ara vermek istediğiniz ya da bu işi bırakmak istediğiniz bir zaman oldu mu?

Hayır, hiç öyle hissetmedim. Aksine müzik beni yaşama bağlayan, zorlandığım her anımda imdadıma yetişen bir ilaç oldu.

 

-Size göre Türkiye’de müziği icra eden biri olarak işinizin zor kısmı nedir?

Sanıyorum, her işte olduğu gibi, insan ilişkileri, zaman zaman organizasyonların yaşadığı olumsuz koşullar, önyargılar.. Hayata her zaman olumlu bakmaya çalışan bir kişi olarak, sevgiyle ve iletişim kanallarını her kesimden insanla açık tutarak, olası zorlukları aşabildiğimi düşünüyorum. Bu nedenle büyük zorluklar yaşadığımı söyleyemem.

 

-Birçok yerde konser verdiniz, unutamadığınız bir konser anınız var mı? 

Birçok anım var elbette. Konser esnasında teli kopan piyanolardan, en konsantre anımda, pat diye kapağı kapanan ve gerçek bir şok yaşamam neden piyanoya kadar.. Bir keresinde Japonya’da, elçiliğin güvenlik alanında saatlerce mahsur kalmıştım. Tabii cep telefonu vs de olmadığı için, kimseye haber veremedim, yardım çağıramadım. Görevlinin beni fark edip çıkartıncaya kadar geçen saatler boyunca, kafamda seslendirdiğim konçertoları unutmam imkansız…

 

-Müzik sizde aileden gelen bir şey fakat bunun dışında ilgilendiğiniz alanlar veya profesyonel olarak yapmak istediğiniz bir iş var mı?

Bana her meslek bana cazip geliyor.. Küçükken doktor olmak isterdim, genç kızlığımda matematik çok ilgimi çekti, tiyatro merakımsa hiç sönmedi ama sanırım müzik hayatımı tamamen kaplıyor…

 

https://youtu.be/4QrSDOIoSJY

MELİH EKENER: Hayat bir oyun, herkes bir karakteri oynuyor  

Reading Time: 7 minutes 

 

MELİH EKENER: Hayat bir oyun, herkes bir karakteri oynuyor .

melih ekener tiyatro ile ilgili görsel sonucu

 

Melih Ekener’i uzun yıllardır gerek sinema filmlerinde gerek tiyatro sahnelerinde gerekse radyo programlarında gördük. Kimimiz onu Abuzer karakteriyle kimimiz Bebe Ruhi ile kimimiz Zeki ile hatırlıyoruz. Sevilen usta oyuncu  Melih Ekener aynı zamanda Marmara Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak eğitim veriyor. Böylece biz de kendisiyle Atatürk Eğitim Fakültesi’nin kedileriyle meşhur kantininde kısa bir röportaj yaptık:

 

Sizi abuzer karakteriyle biliyoruz, 80’lerde Kenter Tiyatrosu sonra Poyrazoğlu Tiyatrosu’nda yer aldınız. Daha sonra dizi ve sinema filmlerde oynadınız, aynı zamanda yapımcılık da yaptınız. 14-15 yıl boyunca radyo programcısı da oldunuz, hatta şuan öğretmenlik de yapıyorsunuz. Tüm bunları aynı anda yürütmek zor olmuyor mu?

-Hayır, zaman yönetimi denilen bir şey var. Zamanı iyi idare ederseniz her şeyi yapmabilirsiniz.

Bir çok şeyi aynı anda hayata sığdırmak… Yani ben öğrenciliği zor sığdırıyorum bazen…

Yok, her şey sığıyor…

Hayat sizin için bir sahne mi yoksa oyunculuk mu?

Oyunculuk, kesinlikle oyunculuk… Zaten drama dersi veriyorum, dramada da öyle oyunlar üstünde çalışıyoruz. Hayat bir oyun, herkes bir karakteri oynuyor ve çoğu benimsiyor o karakteri. Mesela sen öğrenci karakterini çok iyi benimsemişsin, öğrenci gibi oyun oynuyorsun.

Abuzer peki nasıl bir karakter?

Çok oldu, 7-8 yıldır yapmıyorum radyoda. Abuzer çok eski bir karakter, zeka özürlü ama bunu bir kaza sonucunda geçirmiş aslında entelektüel ve çok okumuş biri fakat kaza geçirdikten sonra saçmalıyor ve o bilgiler geri geliyor bazen ama o bilgileri yaşamış gibi aktarıyor insanlara ve komikliği de oradan çıkıyor zaten. Bir de konuşması.

Abuzer’in özelliği dünyanın ilk ve tek doğaçlama tiyatrosu, bunu yapmanın zorlukları neler?

Her gün bir şey yaratmak zorundasın. Gerçi o karaktere bürününce her şey kolay oluyor, çünkü o karaktere geçince onun hayal dünyasına girmiş oluyorsun ve onun hayal dünyası çok geniş, yani eğer canlandırdığın karakter iyiyse, hayal gücü iyiyse, o zaman sonsuz açılıyor, derya hiç sıkıntı çekmiyorsun. Ama yine de en büyük korkum tekrara düşmekti çünkü 15 yıl yaptım ama 15 yılda düşmedim tekrara. Sonuçta iyi bir şey oldu.

Karikatürden çıkmış bir karakter sanırım?

Yok karikatürden değil yani, 87 yılında Hasan Kaçan’ın Cork diye bir tiplemesi vardı saçma sapan, amorf bir karakterdi. Tiyatroda herkes ona uygun karakter yapıyordu. İşte Peker’in karakteri vardı, Cem Özer’in bir karakteri vardı, Levent Kazak’ın bir karakteri vardı, benim yoktu.

Kendinize uyan bir karakter bulamayınca bu sefer siz mi yarattınız?

Aynen, çok araştırdım. İlk önce hiç konuşmuyordu, dili dışarıda duruyordu, her şeye mimikleriyle tepki veriyordu. Sonra yavaş yavaş ameliyat yaptırdık,  yavaş yavaş konuştu ama bu kadar konuştu.

15 senede bu kadar…

15 senede düzelmedi ama o kadar.

Eskisi gibi radyo programcılığının kalmamasının nedeni nedir?

Radyolar özelleşti biliyorsun, yani özel radyolar çıktı ve özel radyolar daha çok reklama,i kolay yoldan para kazanmaya yöneldiler. İyi DJ’ler iyi para alıyorlardı. Onlardan sıyrılıp genç DJ’lere yöneldiler, müzik yayınına karar verdiler ve eski iyi programcıları küstürdüler. Çoğu artık program yapmıyor.

Abuzer karakteri ilk önce radyoculukla mı başladı, tiyatroya aktarmaya nasıl karar verdiniz?

Önce tiyatrodaydı. Şöyle ki; minik minik skeçler, barda komedi yapıyorduk. Abuzer oradaydı ilk önce. Çünkü konuşması bozuk olduğu için mizansenle, mimikle daha iyi derdini anlatabiliyordu fakat radyocu geldi beraber program yapalım dedi bir gün. Öyle başladı radyoculuk.

Abuzer karakteri radyoda mı daha çok ulaşmıştır dinleyiciye yoksa tiyatro ile mi seyirciye daha çok ulaşmıştır?

Radyoda daha çok ulaştı. Maalesef yaptığımız tiyatrolarda duyuramadık, Abuzer’in  oyununun reklamını yapamadık. O yüzden çok insana ulaşmadı, zaten tiyatro sahnesinde iki sezon kadar oynadık.

Müzikli-komedi tarzında oynanan bu  tiyatro oyununda seyirciyi güldürmenin yanı sıra Abuzer karakterinin entelektüel ve bilgili hali ile seyirciye vermek istediğiniz bir mesaj oldu mu ?

Tabii ki. Radyoda da öyleydi. Radyo okulu Arog’u kurmuştu ve eğitim veriyordu. Verdiği eğitim doğruydu, yani doğru bilgiler veriyordu. Hatta bir matematik profesörü aradı üniversiteden, “Siz,” dedi “muhteşem bir şey yapıyorsunuz çünkü komedi ile veriyorsunuz, bizim senelerce öğretemediğimiz formülü iki dakikada öğrettiniz ve akılda kalıcı bir şekilde öğrettiniz. İnsanlar bir şeye gülerse hafızada yer ediyor ve kalıyor” dedi. Böyle tepkiler güzel tabii.

Sizce tiyatronun amacı güldürmek, eğlendirmek, bize bir şeyler katmak dışında nedir?

Tiyatroda diğer sanat dalları gibi bir iletişim aracı, iletişmek için. Tiyatro özellikle insanlara insanları göstermek için var. Kendilerinden bir parça bulsunlar ve bulurken de  hatalarını, yanlışlarını doğrularını anlasınlar diye.

Kendimizle iletişim aslında…

Evet, amaç kendinizle iletişim kurun diye sahnede olmak, göstermek.

Sinema ve televizyonun tiyatroyu bölmesinin sebebi nedir sizce?

Sinema ve televizyon böldü mü tiyatroyu?

Sonuçta oraya rağbet arttıkça tiyatroya azalıyor.

Yok, yanlış bir paradigma var, tiyatrodan para kazanılmıyor diye. Yanlış bir düşünce  ve çoğu onun için televizyona, sinemaya yöneliyor. Ama aslında tiyatroda para var, eğer bu işi meslek olarak, kararlılıkla yaparsan parası var, iyi de parası var. Kaldı ki televizyon dizileri çok iyi para veriyor falan diye duyuruluyor ama çoğu ya vermiyor ya paraları yutuyorlar ya televizyon vermedi diye yapımcılar oyunculara vermiyor. Çok sorun var o işte.

1991’de Çılgınlar Kulübü ile tiyatro oyunculuğuna 7-8 sene boyunca veda ettiniz, neden?

Küstüm tiyatroya, Ali Poyrazoğlu ile kavga ettim o dönem.

Siyaha boyadı diye mi…  

Yok, o keyifli oyundu, keyifli roldü.  Ama sıkıldım ve bir sürü şahsi problemler oldu. Bıraktım tiyatroyu, yapmayacağım dedim. Ama tiyatro yapmayacağım demekle de olmuyor. 77-78 senesinden beri tiyatro yapıyordum, artık ne yapacaktım peki? Tiyatroya uygun meslekler seçmeye çalıştım, yazarlıkla başladım. Fremental diye bir şirket vardı, bütün yarışmaları yurt dışından Türkiye’ye kakalayan bir şirket ve orada yazar olarak girdim. Hepsi yabancıydı ve Türkiye’yi tanımıyorlardı. Kısa sürede orada yapımcı oldum. Sonra yürütücü yapımcı oldum. Ne işe yaradığını bilmiyorum ama önemli bir şeymiş.

Şaşalı geliyor kulağa.

Şaaşalı en azından janjanlı ismi var. Sanırım, Türkiye’de tek senior unvanı almış yürütücü yapımcı bendim.

Sonra zirvede bırakıp tiyatroya geri dönüş…

Tabii Kanal 6’ya girdim ondan sonra. Kanal 6’nın neredeyse kurucu kadrosundaydım. Ahmet Özal döneminde. Sonra Kanal 6’nın durumu kötüleşince kapatılıp satıldı. O zaman eski mesleğe dönüş yaptım. Tiyatro ile sahnelere geri döndüm. Oradan da radyoya geçtim zaten hemen ardından.

Bunu sormasam olmaz… Hababam sınıfında rol alma süreciniz nasıl oldu?

Ferdi Eğilmez onun yapımcısı idi. Ferdi eğilmez beni radyodan buldu bir gün, telefon açtı. “Seninle görüşmem lazım” dedi, gittik konuştuk. “Radyodan mı tanıyorsun” dedim. “Yok” dedi “O tipi çok tutmuyorum.  Ben senin oyunculuğunu beğeniyorum.” Tam yapımcı, izliyor oyuncuları kim ne yapıyor ne ediyor diye. Dedi ki sonra “Bir film yapacağız, onun için hazırlan.” Hazırlanmaya başladım, çok uzun zaman geçti hiçbir şey olmadı. Sonra Vaka-i Zaptiye diye bir dizisi için çağırdı, orada beş bölüm oynadık. Fakat star kapandı, el değiştirdi derken dizi güme gitti. “Tamam, merak etme film yapacağız” dedi. Hababam idi proje. Ve eski kadroyu göz önünde bulundurunca, cesaret işi Hababam’ı tekrar yapmak. Ama Kartal Tibet, üstat bir yönetmen. Zaten eski Hababam filmlerinin çoğunu da yönetmiş veya yönetmen yardımcılığı yapmış. Onunla birlikte çalıştık ve başarılı oldu. Onlar da ikinci klasik Hababam filmleri arasına girdi.

Hababam Sınıfı üçlemesi arasından en sevdiğiniz hangisi?

Üçünü de seviyorum. Hababam Sınıfı Merhaba’yı yönetmeninden dolayı seviyorum,. Kartal Tibet’ten dolayı. Çok enteresan bir çalışmaydı ve usta isimlerle çalışıyorduk.  Zeki abi vardı, rahmetli. Ondan sonra bir sürü üstatla vardı, onlardan çok şey öğrendim. Benim ilk büyük filmimdi. Arkasından Hababam Sınıfı Askerde ayrı bir proje oldu. Çünkü Ferdi Elmas çekti onu ve özgür bıraktı oyuncuları. Kartal Tibet çok motamot çalışıyordu. Ferdi Elmas ile daha çok doğaçlama yaptık, bu da yansıdı zaten. 2.5-3 milyona yakın seyirci yaptı. Ama benim gönlüm yine Hababam Sınıfı 3 Buçuk’ta.. O da sinematografik olarak çok iyiydi. Ferdi üstünde çok durdu, o yönetti yine. Sinematografik olarak çok iyiydi ama Ferdi’ye sorsan en kötü filmim diyor. Ki bence en iyisi oydu.

Neden acaba?

Bilmem, sevmedi o…

Sizi en son Tamamla Bizi Ey Aşk’ta izledim, bir psikoterapisti canlandırıyordunuz. Verdiğiniz bir röportajda da dipsomani olduğunuzu söylemişsiniz.  Bu rolünüzde bunun etkisi olduğunu, ilginiz ve birikiminiz olduğunu söylemişsiniz, peki gerçek hayatta da psikoterapist olmak ister miydiniz?

Gerçek hayatta zaten herkes birbirinin psikoterapisti, Ali Poyrazoğlu’nun da dediği gibi.

Asıl kendi kendimizin psikoterapisti olmak zor sanırım…

Mecburen yapıyorsun ama bilmeden oluyor. Bilinçli olarak yapmaya başlayınca şimdi çok daha farklı olmaya başladı. İnsanlar gelip sana sorunlarını anlatmaya başladığında, çözümleyebiliyorsun, yol gösterebiliyorsun. Keyifli oluyor tabii ki… Bunun için ciddi bir külliyat bitirdik…

Peki bu rolü öğrenmenin, tiyatro oyununun sizin ilişkinize de faydası oldu mu?

Çok faydası oldu gerçekten. Daha önce evlilik danışmanı arkadaşlarım vardı, onlarla çok sohbetimiz oluyordu arkadaşça. Onlardan da bir çok şey öğreniyordum ama bu sefer hani işin içine girip bir de o olunca, psikoterapist olunca çok yararı dokundu.

Kitaplarını da okuyunca..

Tabii… Kitaplarını okuyunca, uygulayınca farklı oldu tabii ki. Kendi hayatımda da çok etkisi oluyor. Oyundaki gibi, sevgi dilini öğrenmeyi çalıştık. Sevgi dilini kullanınca daha güzel oluyor her şey.

Öğrenmek kolay da, aslında uygulamak daha zor.

Ama, yani uygulamak için öğreniyorsun. Sadece öğrenmek, uygulamazsan hiçbir işe yaramaz.

Ama pratikte kalınca…

Ansiklopedi gibi dolaşırsın…

İşte o zaman hep başkasının psikoterapisti oluyoruz.

Tabii ki. Bilgiyi kullandıkça bilgeliğe doğru yol almış olursun ama bilge tek başına hiçbir şey ifade etmez.

Marmara Üniversitesi’nde 5 senedir öğretim görevlisisiniz.

Galiba, 4-5 sene olmuştur.

Bu hikayeye de yer verelim röportajda…

Nasıl oldu anlatayım. Hababam  Sınıfı’ndan dolayı sürekli seminerlere gidiyorduk okullara. Buraya geldik mi hatırlamıyorum da Nimet Hoca adında bir diksiyon hocası var. Kendisi eski ve iyi bir arkadaşım. Çağırdı bir gün derse, ben de  geldim. Çok keyifli bir ders yaptık orada. Uygulamalar yaptık, bir sürü geyikler çevrildi. Sonra Mesut Hoca çağırtmış, ders verip vermeyeceğimi sormuş. “Veririm ama bana izin ver biraz” dedim. Ne dersi vereceğimi sorunca drama ve diksiyon karşılığını aldım. “Drama için çalışmam lazım bana bir sömestir izin verin” dedim. Sonra epeyce dramaya yoğunlaştım. Dramanın ne olduğunu, nasıl uygulanacağına, nasıl öğretileceğine öğrenmeye çalıştım. Çünkü drama dersi deyince tiyatrocular yapar gibi geliyor ama drama ile tiyatro çok farklı iki olgu. Drama tiyatronun tamamlayıcı unsuru, drama tekniklerini kullanarak tiyatro uygulanıyor. Acayip bir derya gördüm dramada. Hala çalışıyorum dramaya, hala kitapları okuyorum ki bu son rolümde etkisi oldu, psikodramanın da etkisi oldu. Güzel, keyifli gidiyor.

O zaman devam edeceksiniz?

Edeceğim büyük ihtimalle. Çünkü geri dönüşler çok güzel oldu. Aslında ben umutsuzdum. Edebiyat Fakültesi, edebiyat öğrencileri, son sınıflara ders veriyordum ki bu drama dersinin ilk okullardan beri verilmesi lazım. Çok geç kalınmış bir dersti. İlgi olmayacağını, çok şey paylaşamayacağımı düşündüm ama mezun olmuş öğrencilerden mesajlar alıyorum hala. “Hocam, şu dediğinizi burada kullandık yüzde yüz başarılı” dediklerini duydukça doğru yolda olduğumu anladım. Bir kişi bile öğrense bu kar kardır.

Sat 7 Türk’ün kuruluşu nasıl oldu?

Sat 7 Türk çok enteresan bir kanaldı. Sat 7 çok büyük bir kanal aslında Ortadoğu ve yurt dışında televizyonlar kuruyor. Hristiyan kültürünü anlatmaya çalışıyor kanal. Yapmak istediği şey unutulmuş, neticede Ortadoğu’dan çıkmış bir inanç Hristiyanlık. Kökleri zamanla unutuluyor, kültür de unutuluyor. Bu kültürü tekrar canlandırma ve  anlatmak amacıyla bu kanal kuruluyor. Sat 7 Arabic var Arap dünyasında. Sat 7 Akademi var bir eğitim kanalı olarak. Sat 7 Kids var çocuklar için. Sat 7 Türk de 6-7 yıl önce geldiler kurulur mu burada diye. Burada tutmayacağını söyledim, sonuçta Hristiyan kanalı imkanı yok. Denemek istediler ve onlarla birlikte başladık. 3-4 yıl önce Türksat’tan yayına çıkmak için Rtük’ten izin almak gerekti. Bunun için bir yıl uğraştık. Zamanın başbakanından bilmem kimine kadar gittik, kapı kapı dolaştık abi abi diye…. Onlar da dediler bu hukuksal hakkınız alırsınız. Uğraştık, açtık kanalı. Şu an devam ediyor kanal, gayet de iyi gidiyor. 7/24 yayında.

Demek  ki olmaz deyip bırakmamak lazımmış bir şeyi…

Tabii ki uğraşmak lazım. Dipsomanım ya sonuna kadar gidiyorum…  Şu an Türksat’ta, D-Smart’ta, internette izlenilen bir kanal oldu. Hala büyüyor bakalım…

 

Bu güzel röportaj için Melih Ekener’e çok teşekkür ederiz.

ECE ÖZCAN

 

ALİ POYRAZOĞLU: SEYİRCİ BENİM MESLEKTAŞIM

Reading Time: 5 minutestamamla bizi ey aşk ile ilgili görsel sonucu
ALİ POYRAZOĞLU: SEYİRCİ BENİM MESLEKTAŞIM

Usta oyuncu Ali Poyrazoğlu’nun ‘’Tamamla Bizi Ey Aşk’’ ve ‘’Bir Sen Kaldın Yalnızlık Gelince’’ adlı kitaplarından uyarlamış olduğu Tamamla Bizi Ey Aşk oyunu, gösterime girdiği ilk günden beri kapalı gişe oynamaya devam ediyor. Seyircinin de oyunla bütünleştiği ve sahne ışıklarını üzerinde hissedebildiği bu oyun; ilişkilerdeki gündelik problemleri ve nasıl çözebileceğimizi grup terapisiyle ele alıyor. Herkesin kendi ilişkisinden yahut çevresindeki ilişkilerden bir parçayı, oyunun içinde bulabileceği, hatta bazı sahnelerde kendi ilişkisinde yaşanılanları direkt sahnede izleme fırsatı bulduğu harika bir oyun bizlerle buluşuyor. Aynı zamanda oyuncuların mimiklerinden ses tonlarına kadar canlandırdıkları karakterlerle bütünleşmeleri, duygu ve düşüncelerini bize derinden hissettirebilmeleri sayesinde, karakterlerin yerine kendimizi koyabiliyoruz. Hatta yer yer kendi ilişkimizde verdiğimiz tepkileri doğrudan karakterlerde görebiliyoruz. Farklı bir teknik ile icra edilen bu tiyatro oyununda, bir anda kendimizi sahne ışıklarının altında bulurken bir anda da karakterlerin iç dünyasında buluyoruz. Oyun esnasında tüm ışıklar sahnedeyken onların hikayelerini, sorunlarını, düşüncelerini dinliyoruz. Grup terapisine geçildiğinde ise tüm ışıklar açılıyor ve tüm salon bir sahneye dönüşüyor. Oyuncular seyircilerin arasına karışıp, seyircileri yani bizzat bizi de oyunun içine alıyor. Örnek çift olarak izlediğimiz, ilişkilerindeki sorunları anlatmayı ve ilişkileri üzerinden grup terapisi yapılmasını kabul eden, evli çifti Ali Poyrazoğlu ve Şebnem Özinal canlandırıyor, doktoru ise Melih Ekener canlandırıyor. Sahne ışıkları çiftimizin üzerindeyken, onlar ilişkilerinde kendi duygularını ve yaşadıklarını anlatıyor, bizim de onlara hem hak verdiğimiz hem de haksız bulduğumuz anlar oluyor ve böylece iki taraf açısından da ilişkideki sorunları tarafsız bir şekilde görebiliyoruz. Bu sayede kendi ilişkimizi, hatta yan komşumuzun ilişkisini, edilen kavgaları, tüm bunların iç yüzünü öğrenme fırsatı buluyoruz. İletişimsizlikten kaynaklanan sorunların ne şekilde çözülebileceğini görmüş oluyoruz. Başkalarının ilişkilerini dinlerken, hatta onların ilişkilerinin bizden daha da çıkmaza girdiğini gördüğümüzde onlara yardım ederken, kendi sorunlarımızı unuttuğumuzu fark edebiliyoruz, hatta bazı sahnelerde ters köşe oluyoruz. Son sahnede kalpten gelerek harekete döktüğümüz bir davranışın, nasıl o çıkmazı çözdüğüne tanık oluyoruz. Kapalı gişe izlediğimiz bu tiyatro oyunu bu doluluğa sonuna kadar karşılık veriyor ve perdeler kapandığında Ali Poyrazoğlu’nun dediği gibi 503 kişilik bir oyun çıkartmış oluyoruz. Oyunu izlerken can alıcı cümlelerde durup düşündüğümüz gibi oyundan sonra da ilişkimizi ve kendimizi sorgulamamıza hatta kendi kendimizin ilişki terapisti yani doktorluğunu yapmamıza vesile oluyor.

tamamla bizi ey aşk ile ilgili görsel sonucu

Biri hayatınızı filme çekecek olsaydı kimin oynamasını isterdiniz?
Ben kendim oynarım ve gençliğimi oynayacak birisini de bulur seçerim.

Oyunu iki kitabınızın birleşimi şeklinde mi yazdınız?
Kitaptan bloklar var oyunun içinde.

Oyunun ilk performansını ne zaman sergilediniz?
Ocak ayında sergiledik, Akasya Sanat’ta sergiledik, orada başladık, çok da uğurlu geldi o günden beri de dolu oynuyoruz.

En sevdiğiniz sahne tekniği nedir?
Bu oyunda farklı bir teknik uyguluyorum ben, hem dışa dönük epik bir oyunculuk tekniğini ya da diyelim ki tip bazı sahnelerde karaktere dönüşüyor ve tipin içinde saklanan karakter derinliğini ortaya koymaya çalışıyorum. Bazen de karakter içindeki tip karikatürünü yavaş yavaş bir yerde ortaya çıkartmaya başlıyor. Farklı iki üç oyunculuk tekniğini iç içe geçirerek oynuyorum bu oyunda. Yazarken de öyle yazmıştım. Biraz Commedia dell ‘Arte’den yola çıkarak hareket ettim, benim oynadığım adam Ariecchino, eşim Pulcinella doktor da Dottore, o kalıptan yola çıktım ama Commedia dell`Arte’den tipleri yavaş yavaş giderek sahnenin içine derinliklerini ortaya dökerek karaktere dönüşüyorlar.

Çocukluğunuzda sanırım ilk ‘’Hamlet’’ oyununa gitmişsiniz, o oyundan sonra ne hissettiniz?
Tiyatrocu olmaya karar verdim, çok heyecan verdi ‘’Hamlet’’ oyunu bana. Büyük bir macera, kılıçlar dövüşler, intikam, öldürülmüş baba, krallık, askerler yani ben onu film gibi seyrettim heyecan verici bir macera filmi gibi, benim için hala öyle ama. Sonra da tiyatro kurdum, ‘’Hamlet’’ten yola çıkarak, o zamandan beri de oynuyorum.

Devlet tiyatrolarında oynadığınız ilk oyun ‘’Tarla Kuşu’’ydu.
Evet nereden biliyorsun senin yaşın tutmaz. Benim bile yaşım tutmuyor.

Babamdan duymuştum, 3 kere de Çılgınlar Kulübü’nü izlemeye gelmiş.
Çılgınlar kulübü evet, babana selam söyle… Ama Çılgınlar Kulübü’nü bir daha oynamayacağım çünkü Bülent Kayabaş öldü, onsuz oynamam.

Prova aralarında genellikle ne yapıyorsunuz?
Benim için provada ara olmuyor. Ben çalışırken sürekli konsantre oluyorum başladığımız andan bitirene kadar yani prova yaptığımız yerden çıkana kadar ben oyunun, çalışmanın havasından ve oyun için düşünmekten vazgeçmem, çünkü benim için prova süreci çok önemli bir süreç. Oyunun gerçek anlamda yaratıldığı yeniden yazıldığı bir süreçtir. Oyun bir librettodan başka bir şey değildir benim için sahnenin üstüne görsel dille yeniden yazıyoruz biz oyunu, benim için prova çok önemlidir.

Kendi kurduğunuz tiyatronun da 46. Yılı oldu ve hala her tiyatro oyununuzda aynı heyecanı yaşıyor musunuz?
Tabi ki de, akşam olsun gideyim oynayayım diye ben evde bekliyorum sabırsızlıkla.

Oyun öncesinde yaptığınız genel bir şey var mı?
Tabii ısınma hareketleri var, ses açma hareketleri var.

Totem gibi bir şey var mı yaptığınız?
Öyle bir şey yok, benimkiler genellikle spor tekniği ile ilgili, ben yüzücüyüm, her gün spor yapıyorum ve yüzüyorum.

Çınarcık’ta mı?
Çınarcık’a hiç gitmediğimi biliyor musun, bir gün gideceğim Çınarcık’a, yazın çok kalabalık olduğunu biliyorum, ölüm kalabalığı olduğunu biliyorum.

Oyun bittiğinde hepimiz buradan eve giderken mutlaka oyunla ilgili bir şey düşünüyoruz, siz seyircilerle ilgili ne düşünüyorsunuz?
Ben seyirciyle birlikte oynadığım için oyunu, ‘’Seyirciler meslektaşımdır.’’ dediğim için, tek tek seyircilerin kalp atışlarını dinleyerek oyun oynuyorum ben, öyle bir şey gelişti artık kendiliğinden, her seyirciyi hissederek oynarım, öbür türlü gördün o kadar insan kontrol edilemez.

Evet, özellikle içine kattığınızda oyunun.
Evet, oyunun yarısı onlar.

Oyundaki karakterle ilgili daha çok maço bir Türk erkeği görüyoruz.
Evet maço, kıro, bağıran, çağıran ama çok kırılgan ve çok yumuşak kalplı bir adam, o zaten genelde böyle fazla bağıran çağıran tipler kendi yumuşak kırgın hüzünlü hallerini saklamak için onu bir maske, kalkan olarak kullanırlar. Ben de onun için bu oyunda yapıyorum çünkü egzersizlerden sonra çözüldüğü sahnelerde o hal çıkıyor ortaya bir de karın ölecek, mezara gideceksin dediğinde artık adam iyice kötü oluyor.

Özellikle ağlama sahnesi.
Evet, ağır bir sahne o.

Mesela orada siz ağlarken çok doğal bir şekilde gözüküyor ve o karakterle bütünleşmiş gözüküyorsunuz, aklınızdan geçen özel bir anınız mı var?
Hiçbir şey yok, kadın ölmüş ve ben mezardayım.

Oynadığınız karakterle kendinizi bağdaşlaştırdığınız bir şey var mı onun içindeki duygusallık gibi yoksa tamamen size yabancı bir karakter mi?
Hayır, ben değilim, ben çok okuyan yazan ondan tamamen farklı biriyim, o adam başka bir adam. Benim ilişkilerim de böyle değil.

Tamamen size zıt bir karakteri canlandırmak zor olmuyor mu?
Benim mesleğim o, ben profesyonelim.

İlişkilerle ilgili… Reçel yapıyormuşsunuz sanırım.
Onları geç ya herkes aynı şeyi soruyor…

Oyunlarınızı yazarken, özellikle kitaplarınızı yazarken, reçel yaptığınız dönemlerde ona sığınıyorsunuz, mesela ben de zaman zaman yazıyorum ama ben kötü dönemlerimde yazıya ya da kitaplara sığınıyorum, siz hangi dönemlerinizde daha çok yazıyorsunuz?
Her zaman. Ben kiralık katil gibiyim. Her koşulda her zaman yazarım ya da oyun oynarım. Kırk ateşte sahneye çıkıp oyun da oynadığım oluyor, ne biliyim bir yerde dizimin üstüne bir şey koyup, böyle bir tahta parçası koyup kağıtta yazı yazdığım da olur, yani belli olmaz. Havada, tavada, uçakta, otobüste, plajda, evde, yemek masasında her yerde yazarım.

Bu oyunun hayata geçirilmesine nasıl karar verdiniz?
Bizim çalışmamız çok farklı çünkü biz çok okuyoruz araştırıyoruz sonra projenin üstünde çok çalışıyoruz ama ben söylediğim gibi yazılı tekste falan inanmıyorum, onlar partisyondur, onları istediğin gibi çalabilirsin, yorumlayabilirsin, yöneten şef de istediği gibi çaldırır istediği konçertoyu, rapsodiyi, biz bir parça o teknikle provada oluşturuyoruz her şeyi, yeniden yazıyoruz. Benim tekniğim öyle yani.

Son olarak, aşk için devrimci demiştiniz.
Evet, iki kişilik devrimci bir örgüttür, diyorum. Kendini yenilediği için, aradığı için, krizlerle karşı karşıya kalınca çözüm peşine takılma cesaretini gösterdiği için ve ağır fırtınalara direnme gücünü içinde barındırdığı için.

Herkesin kendi formülünü bulup, her güne farklı bir şekilde başlaması gerektiğini söylemişsiniz.
Doğrusu odur.

Peki, siz kendi formülünüzü bulabildiniz mi?
Ben formül peşinde dolaşmam, hiçbir konuda formülüm yok benim. Ne oyunculuk konusunda ne okuyup yazma konusunda, hiçbir formülüm yok, benim söylediğim devamlı yazdığım şeylerden bir tanesi de ‘’alışkanlıkların bir hastalık olduğu’’ onun için formül benim hayatımda yok. Olsaydı da siler atardım o formülleri, formüller değişiyor.

Bazen çıkmaza girdiğimizde, mesela böyle zamanlarda ben de yeni bir güne başladığımda düşünmeye, çözmeye çalışıyorum ama düşündükçe daha çok içinde kaybolduğumu fark ediyorum. Galiba yeniliği daha çok kendimize katmakla çözülecek bir şey.
Hepimiz elementlerden yapılmış, atomlardan yapılmış olduğumuzu ve sonunda moleküller olduğumuzu düşünmek, bir parça fizikle iyi geçinmek zorundayız, o zaman ayaklarımızı daha sağlam yere basarız.

Evet, hem sorunları hem kendimizi çok da büyük görmediğimizde.
Evet.

Röportaj için Ali Poyrazoğlu’na teşekkürlerimizi sunuyoruz.
Ece Özcan

Haksızlığa Uğramış Bir Dahi Nikola Tesla’nın Yüzyıl Sonra Ortaya Çıkmış Röportajı

Reading Time: 3 minutesGazeteci John Smith tarafından Nikola Tesla ile yapılan “Everything İs Life” röportajı:

J. Smith: Kozmik proseslerinde dahil olduğu birçok alanda oldukça ciddi bir ün kazandınız. Peki Nikola Tesla tam olarak kimdir?

N. Tesla: Doğru soru Bay Smith. Aslında ben de bu sorunun cevabını arıyor ve kendime soruyorum.

J. Smith: Bazıları sizin Hırvatistan’dan geldiğinizi söylüyor. Yaşadığınız yer dağlık, ağaçların, nehirlerin ve gökyüzünün buluştuğu bir yer olarak tanımlanıyor. Hatta evinizin de yanında orman ve kilise varmış. Sormak istediğim şu: Tesla nerede dünyaya gelmiştir?

N. Tesla: Hayatımda her zaman Sırp olmaktan gurur duymuşumdur. Evet doğrudur, memleketim Hırvatistan’dır.

J. Smith: Futuristler 20. ve 21. yüzyılın Nikola Tesla tarafından domine edildiğini ve edileceğini söylüyorlar. Manyetik alanın gelişimi kutlanırken öte yandan indüksiyon motorun cenaze marşı çalınıyor. Siz alternatif akımın babası olarak fizik ve kimya sektörünü de domine ettiniz. Banka brokerları sızı çoktan aziz olarak ilan ettiler. Labaratuvarınızda atomu parçaladığınızı biliyoruz. Ayrıca bir silah yaptınız, deprem makinesi. Böylece siyah kozmik ışınlar keşfedildi. Siz bunları nasıl görüyorsunuz?

N. Tesla: Evet, hepsi çok önemli keşiflerdir. Ama henüz asıl yapmak istediğimi gerçekleştiremedim. Ama henüz asıl yapmak istediğimi gerçekleştiremedim.

J. Smith: Nedir o Sayın Tesla?

N. Tesla: Bütün dünyayı aydınlatabilmek. İkinci bir güneş yaratabilecek kadar elektiriğimiz var. Bunu Satürnün ne kadar halkası varsa o şekilde düşünebilirsiniz. Bu halka tüm dünyayı yeterince aydınlatabilir. İnsanoğlu henüz mükemmel değil. Colorado Springs’ten tüm dünyaya yetecek enerjiyi sağlayabilirim. Ayrıca su ve diğer enerji kaynaklarımız var, bunları pozitif mental güç olarak düşünebilirsiniz. Bunlar müziğin Mozart ve Bach’dır. Dünyamızın bir iç enerjisi var; neşe, barış ve sevgiden meydana geliyor. Yıllardır bu enerjinin insanlar üzerinde nasıl bir etki oluşturduğunu araştırdım. Bence güllerin güzelliği ve kokusu bir ilaç, güneş ışınlarıysa besin. Yaşam binlerce formdan oluşur. Bilim insanlarının görevi maddenin her hali için bunu bulmaktır. Bunda 3 şey önemlidir. Ben bütün araştırmalarım bunun için yapıyorum ve biliyorum ki asla bu formları bulamayacağım fakat asla da pes etmeyeceğim.

J. Smith: Nedir o 3 şey Sayın Tesla?

N. Tesla: Birincisi besin. Dünyada açlığı besleyen karasal ve yıldızsal enerji nedir? İkincisi insanların şeytanın yıkıcı etkisi. Bu yüzyılda hastalıklar dünyamızda çok fazla arttı ve yayıldı. Son olarak evrende evreni aşabilen bir ışık var mıdır? Astronom ve matematik kurallarını yıkan yıldızlar keşfettim, bunlar hiç değişmemiş gibi duruyor. Bunlar galaksi olan yıldızlar. Bu yıldızların ışın yoğunluklarını şöyle anlatabilirim. Elmadan daha küçük bir küreye sığabilen ancak ağırlığı güneş sitemizden daha fazla ışınlar yayıyorlar. Ne gezegenimizde ne de evrenimizde boş alan yok, karadelikler en büyük enerji kaynağımız.

J. Smith: Kaldığınız Waldorf-Astoria Oteli’nin penceresine, 33. kata, kuşlar konuyor.

N. Tesla: Bir insan kuşlara karşı duygu yüklü olmalıdır. Çünkü onların kanatları var. Herkes bir gerçek ve görülebilir bir kuşa sahip olmalı.

J. Smith: Memleketiniz Smiljan’a varana kadar durmadan uçun Sayın Tesla.

N. Tesla: Odamdan çıkıp uçmak istiyorum. Çocukların hesapları yanlış olabilir. Genç kanatların hayatta her şeyi vardır.

J. Smith: Hiç evlendiniz mi? Sizin bir ilişkiniz olduğunu hiç duymadık. Oysaki gençlik fotoğraflarından oldukça yakışıklı olduğunuz görülüyor.

N. Tesla: Evet, hiç evlenmedim. Ya çok fazla ilgi ya da hiçlik. Bunun kökeninde insanın kendini, ırkını gençleştirme tutkusu var. Tekil olmak, diğer insanlarla aynı olmak.

J. Smith: Hayranlarınız saldırgan relativite teoremlerinizden şüpheciler. Size göre madde enerjiye sahip değil ancak her şey enerjiyle dolu. Bu ilginç değil mi, bu nerden geliyor?

N. Tesla: İlk olan enerjidir, sonra madde.

J. Smith: Bu soru bir tartışma başlatabilir. Sizin için elektriğin anlamı nedir?

N. Tesla: Elektrik her şeydir. Öncelikle ışık. Sonsuz bir materyaldir ve evrene her hali yayılmıştır. Siyah ışığın gerçek bir yüzüdür fakat biz onu göremeyiz. Bu çok önemli ve ciddi bir şeydir. Işık, nükleer, kimyasal, termal, mekanik ve tanımlanmayan enerjiler elektriğin bir formudur.

J. Smith: Elektriğin çok tarafındasınız Sayın Tesla.

N. Tesla: Ben elektriğin insan biçimiyim. Aslında siz de bir elektriksiniz ama farkında değilsiniz.

J. Smith: Vücudunuzdan milyonlarca volt elektrik geçirdiğiniz söyleniyor. Bunun gerçekliği ne kadar?

N. Tesla: Bir bahçıvan düşünün, bitkiler ona saldırıyor. Oldukça çılgın bir şey değil mi? İnsan vücudu ve beyni büyük miktarda enerjiden yapılmıştır. Bu bende büyük oranda elektrik enerjisidir. Bu her insanda farklıdır ve ruhu oluşturan şey de budur. Beyin aktiviteleri ve ölüm ışığın bir nevi ortaya çıkışıdır.

Kaynakça: Ahmet Seyrek (Ed.), Nikola Tesla, Maviçatı Yayınları, İstanbul, 2017