Dostoyevski’de “Ruh Yanması” ve Kadın

dostoyevskiDostoyevski’de aşk kavramı bütünüyle mistiktir yani aşk’ın transandantal bir tarafı vardır. Doğal olarak aşk kavramının hissedildiği varlık da bu transandantal olmak durumundan nasibini alır. Dostoyevski’de aşk bütünüyle dionysosçudur, der Berdyaev bir eserinde. Dionysos yunan mistik tanrısıdır ve bu tanrı apollon’un tersine duygu gibi kalp ile ilgili mevzuları temsil eder. Apollon akılcıdır, dionysos ise duygularının esiri olan bir tanrı veya sürekli duyguları ile hareket eden bir tanrı; duyguların tanrısı. Mistik vecd tanrısı… Bu demektir ki Dostoyevski’de aşk kavramı aynı zamanda “vecd” ile de ilişkili. Bu da bizi doğal olarak tanrısal bir mevzua götürür.

“Dostoyevski’de ebedi bir kadına tapınma arama boşunadır” diye devam eder Berdyaev çünkü kadın, müteal olan varlığın sadece yansıması durumundadır. Akıl nasıl ki ruha bağlı bir keyfiyet ise kadın da müteal varlığa bağlı bir keyfiyettir. Kadında tanrısal bir şeyler vardır ve bu tanrısallık ona aslında yansıma olarak müteal varlıktan gelir.

Her ân akış hâlinde olan ruhumuz urucunu gerçekleştirmek ister ancak bunu yapacak gücü kendinde bulamaz. Bu sahiden tek başına zorlu bir süreci doğurur. Ruh, başka bir ruhta kendini kaybettiği zaman yani “vasıtasız kayboluş” gerçekleştiği zaman müteal varlıktan aldığı bir kıvılcımla sarsılır ve gördüğünü “müteal varlık” zanneder, onda tutulu kalır. Hâlbuki gördüğü varlığın üzerinde başka bir varlık vardır. Yani müteal varlık aslında gördüğü değildir ancak ruh, müteal zannettiği varlık karşısında statiklik kazandıkça bunu fark edemez ve bir uçurumun eşiğine gelir çoğu zaman.

“Oluş (Werden), Hegel’in ifadesiyle, cüzler (Momente) olarak “vücud (Seyn)” ve “lâ (Nichts)” bakımından, bunlardan birinin öbürü içinde vasıtasız kayboluş hareketidir.” diye bir tanım veriyor bize Yalçın Koç. Ruh kendi tekâmülünü başka bir ruhta kaybolarak tamamlamak ister. Aradaki vasıtasız kayboluş ruha bunu sağlar.

İnsanın kaderi hiçliğe yuvarlanmak üzere çizilmiş. Cioran bunu çok güzel ifade ediyor. İnsanı hiçlikten kurtaracak olan müteâl varlıktır. İnsan, bu müteal varlığın bir yansıması olan kadını gördüğü zaman kurtarıcı olarak onu görür. Kadın mistiktir çünkü tanrısaldır. Kadında tanrının kokusunu duyabiliriz; onda ötelerin kokusu vardır. İşte bu koku, bizim aklımızı başımızdan alan bu koku bizi sarhoş eder ve o minik tanrıçalara tapınmaya başlarız ondan sonra. Hâlbuki bir hatadır bu ancak göz görmez, kulak duymaz, “gönül ister ve hissederiz derinden. Hayâl mi bilemeyiz, biz gideriz peşinden.” İnsan ruhu, işte bu şekilde tasmalanıyor aslında. Çünkü ruh, akacağı dinamik havuzu, tanrının kokusunu sezdiği bu küçük tanrıçalarda zanneder ve bir köle gibi boynunu uzatır. Geri dönebilir mi? Dönebildik mi?

Shakesperare der ki “bizler rüyalarla aynı maddeden yapılmışız.” Hayır! Bizler acıların kök mayası ile aynı hamurdan yapılmışız ve ruhumuz sadece acı çekebilme kudretini kendinde görmekte. Geri kalan büyük bir boşluk? Belki de… Bunu bilemeyiz. “Acılarla doludur Golgotha’ya tırmanmak” diyor Dostoyevski. İşte burada devreye giriyor Dostoyevski’ci kadın görüşü… Belli bir sanat eseri dahi Dostoyevski’nin nazarında “çekilen çile” ile değerini kazanır. Kardeşine yazdığı mektupların birinde şöyle der:

“Raphael her bir resmi için yıllarca çalıştı ve her detay üzerinde uzun zaman oyalandı da şaheserler yarattı. Tanrılar onun fırçası altında serpildi. Oysa günümüzün Vernet’i, bir resmi bir ayda bitiriyor ki her biri açıkça dev bir oda ister. Perspektif muazzam ve konsept görkemli olduğu hâlde eldeki yapıtta ciddi bir çalışmanın zerresi yok. Bunlar badanacıların yaptıklarından daha iyi durumda değil.”

Ruh, bir kadına tutulduğu zaman müthiş ıstırap çeker. Mesela Ezilenler’de Vanya’nın çektiği çile!.. İnanılır gibi değil. Nataşa ile evlenme hayalleri kurarken kız onu terk eder, başka birisi ile birlikte olur ama Vanya buna rağmen ikisine de yardım eder. Bu sırada Vanya’nın ruhunun çektiği sancıların haddi hesabı var mı?

Dostoyevski’de ebedi bir kadına tapınma arama boşunadır çünkü sürekli Nataşa’lar yoktur onda. Bazen işlenen bir suçun verdiği ıstırap bizi müteal olana götürür, bazen Alyoşa’nın yolunu izleyenler olur. Dostoyevski’de her şeyden önemli olan “acı çekmek”… Ancak acı ile yoğrulan bir ruh, müteal varlığın ışığı karşısında dayanma gücü bulur. Ruh yanmadığı zaman bir odundan farksız oluyor. Kardeşine yazdığı mektuplardan birinde yine buna benzer bir şeyden bahsediyor. Kadınlar müthiş zariftir. Her tavırlarından zarafet akar ama erkekler tam bir odundur. Odun ifadesi aynen geçer. Tanrıçaların her tavrı ayrı güzel… Ama bu bizi yanıltmamalı. Çünkü aklımızı başımızdan alan bu koku aslında daha öteden geliyor ve biz bu öteye ulaşmak zorundayız. Bir ruh, âşık olduğu varlıkta takılı kalırsa ötelere geçemez. Ruhlar, kendilerini yansıtan varlıklara vurulur. Beni yansıtan bir varlık ötelerden bir ışık tutuyor demektir. Bizler bu ışığın peşindeyiz; ışığın yansıdığı varlığın değil.

 

 

Bir cevap yazın